Blog

emzirme.jpeg

Emzirme:

Dünyadaki annelerin %99’unun iki bebeği emzirecek kadar sütü olduğu kanıtlanmıştır. Emzirme sorunu yaşıyorsanız: ya bebek hastadır, ya anne hastadır, ya emzirme tekniği hatalıdır. Bunun dışında hiçbir neden yoktur. Emzirme sorunları sanılanın aksine çok kolayca çözülür. Sütüm az, sütüm kalitesiz vb… gibi söylentiler doğru değildir. Emzirememek ya da emmemek hastalıktır, normal bir durum değildir. Emzirme sorunu yaşadığınızda çocuk doktorunuza başvurunuz. Altta yatan enfeksiyon, meme kanseri vb… gibi durumlar olabilir. Farklı pozisyonlarda emzirmelisiniz. Mama ile büyüyen bebeklerin anne sütü ile büyüyen bebeklere göre; kalp hastası olma riski, şeker hastası olma riski, kan kanseri olma riski, ani bebek ölümü riski, aşırı şişman (obez) olma riski, zatürre olma riski, orta kulak iltihabı olma riski, alerji – astım olma riski, ağır ishal ve uzun süre ishal olma riski, psikiyatrik hastalık risk, anne ile bağlarının kopma riski, kronik bağırsak iltihabı (crhon hastalığı) olma riski, çölyak hastalığı olma riski daha fazladır. Sık hasta oldukları ve kronik hastalıklara yakalanma riskleri daha fazla olduğu için beklenen ömürleri daha kısadır. Zeka puanları (ıq) daha düşüktür. Ekonomik araştırmalarda ileriki yaşlarda iş yaşamında daha az gelire sahip oldukları da saptanmıştır. Emzirmeyen annenin emziren anneye göre; henüz bebeğine bakarken daha kolay gebe kalma riski, kansızlık riski daha fazladır, meme kanseri olma riski daha dazladır, yumurtalık kanseri olma riski daha fazladır. Sezaryen doğan bebekler vajinal ortamla karşılaşmadıklarından bağışıklık sistemleri normal bebekler gibi hazırlanmaz, hayata 1-0 yenik başlarlar. Eşitliği sağlamanın tek yolu anne sütü emmesidir. Eğer anne sütü emerse 2.ayda eşitlik sağlanır.

Peki hocam ne kadar süre anne sütü vermeliyim?

Zamanında ve erkendoğan bebeklere ilk 6 ay sadece anne sütü verilir. Emzirme 2-3 yaşa kadar sürdürülmelidir. İlk 6 ay sadece anne sütü alan bebeğe en sıcak havada dahi su verilmemelidir çünkü anne sütünün %80’ni sudur. Yenidoğan döneminde (ilk 30 gün) bebeklere: bitki çayı, şekerli su, emzik verilmez. İki yaşa kadar emzirmenin hayati önemi vardır. Doktor kararıyla 1,5 yaşında emzirme kesilebilir.

Kaç saatte bir emzirmeliyim?

0-1 ay: gündüz, en az 12 defa (2 saatte bir), en çok istediği kadar emzirilmelidir, gece, 2-3 saatte bir alarm kurup, kalkıp emzirilmelidir.

1-3 ay: gündüz, en az 8 defa (3 saatte bir), en çok istediği kadar emzirilmelidir, gece, 2-3 saatte bir alarm kurup, kalkıp emzirilmelidir.

3-6 ay: gündüz, en az 8 defa (3 saatte bir), en çok istediği kadar emzirilmelidir, gece, uyandığında emzirilmelidir. Uyanmıyorsa uyandırmanıza gerek yoktur.

Ne zaman hangi mememden emzirmeliyim?

Bir memeniz boşalmadan diğer memeye geçmeyiniz. Bir sonraki emzirmeye önceki emzirmede bıraktığınız memeden başlayınız. Anne sütünün başı-ortası ve sonundaki içerikleri birbirinden farklıdır bu nedenle memeniz boşalana kadar emzirmelisiniz.

Mememin boşaldığını nasıl anlarım?

Emzirme başında ve sonunda dokunarak aradaki farkı hissedersiniz, kendi kendine süt akımının durur, bebek emmeyi bırakır, bebeğin yutkunma sesi ve hareketlerinin değişir, bebeğin ağzında, dudaklarında süt görmezsiniz. Bunlar memenizin boşaldığının işaretleridir. Eğer bebeğiniz emmeyi bırakmış yani doymuş ama siz memenizin tam olarak boşalmadığını hissediyorsanız ve aradan 1-2 saatten fazla süre geçmemişse diğer emzirmede bir önceki emzirmede kaldığınız memeden emzirmeye başlayınız.

Emzirmemin doğru olduğunu nasıl anlarım?

Emerken dudakları içeri kıvrıksa, şapırdama sesi geliyorsa, yutma-yutkunma sesi gelmiyorsa, emerken yanakları içeri çöküyorsa, bebek memeyle kavga ediyorsa, emzirmeye başladıktan 1 dakika sonra hala gıdıklanma-acı-ağrı hissediyorsanız yanlış emziriyorsunuzdur. Bebeğin ağzına serçe parmağınız sokup memenizi çıkartın, asla çekerek çıkartmayın. Daha sonra bebeğin ağzını çenesinden bastırarak tam olarak açın ve memenizi ona itin (onu kendinize çekmeyin) ve meme ucu arkasındaki kahverengi halkayı tamamen almasını sağlayın. Meme ucu üst damağına değdiği anda tok olsa bile bebek memeye kilitlenir ve emme başlar. Emzirirken ara ara uyandırarak, çene altından bastırarak, ağız köşesine dokunarak emmeyi uyarın.

Sütümün yeterli olduğunu nasıl anlarım?

Bebeğiniz; günde 4 ve daha fazla çiş yapıyor ve günde 20 gram (37 haftadan erken doğmuşsa 30 gram) kilo alıyorsa sütünüz kesinlikle yeterlidir.

Sütümü artırmak için ne yapmalıyım?

Bu şekilde beslenirseniz sütünüz artacaktır. Günde, su: en az 3 litre ve pet şişe ile ölçerek içilmelidir. Yoğurt: 2-3 su bardağı. Peynir: 2 kibrit kutusu büyüklüğünde. Yumurta: 1 adet. Et: 2 porsiyon. Et-balık-tavuk, üçünden biri. Baharatlı-şarküteri ürünleri önerilmez. Haftada en az 4 gün. Kuru baklagil: 1 porsiyon kuru baklagil  (kuru fasulye, nohut, barbunya, mercimek). Taze sebze/salata: 3 porsiyon. Meyve: 2 porsiyon. Ekmek: 4-6 dilim. Tam buğday ekmeği önerilir. Pirinç, bulgur ve makarna: 1 porsiyon. Yağ: her kaseye 1 tatlı kaşığı kadar. Zeytinyağı ve tereyağı önerilir. Kuru yemiş: 2 ceviz içi, 5 fındık, 5 badem, 10 kuru üzüm. Çay: günde 1 çay bardağını geçmeyecek. Kahve: her gün tüketilmez. Haftada 2-3 fincanı geçmeyecek. Abur cubur: haftada 1 defa 1 porsiyonu geçmeyecek. 1 küçük boy çikolata. Bitkisel çaylar: önerilmez, bebekte alerjiye neden olabilir. Süt arttırıcı çay/ilaç: hekim yazmadıkça önerilmez. Bebekte alerjiye neden olabilir.

Bebeğimi uyandıramıyorum bu normal mi?

Özellikle sezaryen ile doğan bebekler olmak üzere tüm bebeklerde ilk hafta uyandırma güçlüğü görülebilir. Eğer 2 saatte bir 20-30  dakika emzirebiliyorsanız ve ek şikayeti yoksa bu durum normaldir. İlk 1 ayda bebekler 16-18 saate kadar uyuyabilirler. Memenizde uyuyakaldığında sürekli onu uyarmalısınız. Çenesinin altından bastırmalı ya da dudak kenarına dokunmalısınız. Eğer 2-3 saatte bir 20 dakika emziremeyeceğiniz kadar uyuyorsa çocuk doktoru kontrolüne getirmelisiniz.

Emzirdikten sonra ne kadar süre gazını çıkartmalıyım?

Gaz çıkartma uygulamasının yapılmasının esas nedeni mide içindeki sütün barsağa geçmesine süre tanımaktır. Aksi durumda bebek kusar ve bu sütü akciğerine kaçırabilir. Emzirdikten sonra 10 – 15 dakika boyunca, omuzunuzda dik tutarak gazını çıkartınız. Bu sırada midesi de boşalacaktır. Gazını çıkartırken ara ara kusma olabilir ek şikayeti yoksa normaldir.

Sağdığım sütü ne kadar süre saklayabilirim?

Oda havasında: 3 saat, buzdolabı kapağında: 3 gün, buzdolabı buzluğunda: 3 hafta, derin dondurucuda: 3 ay. Donmuş süt ılık suda bekletilerek eritilir. Eritilen süt yeniden dondurulmaz, fazlası atılır.

Emzirirken gebe kaldım emzirmeyi kesmeli miyim?

Hayır, emzirmeniz erken doğuma neden olmaz, diğer bebeğinize zarar vermez. Emzirmeyi kesmeyiniz. Gebeliğin etkisi ile sütünüz bir süre sonra azalabilir, normaldir.

                                                                                                                                                         UZM. DR. ATTİLA ALP GÖZÜBÜYÜK

                                                                                                                                               ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI UZMANI


hgsm-logo2.jpg

hsgm logo

Beyhekim Resmi Logo


Ülkemizde ve dünyada kadınlarda en sık görülen ve aynı zamanda en sık ölüme neden olan meme kanseri, meme dokusunda yer alan hücrelerin kontrolsüz çoğalması ile ortaya çıkmaktadır. Erkeklerde meme kanseri kadınlara oranla çok daha az sıklıkla (tüm meme kanserlerinin %1’inden azı) izlenmektedir. Gerek dünyada gerekse ülkemizde en sık izlenen ilk on kanser arasında ilk sırada yer almaktadır. Ülkemizde meme kanseri her 4 kadın kanserinden birisi olmayı sürdürmektedir. Meme kanseri insidansı dünya geneli için yüz binde 47,8 iken, Kuzey Avrupa ülkeleri için 86,4, Doğu Asya için 43,0, Amerika Birleşik Devletleri için 90,3 ve ülkemiz için 47,7’dir.

Bir yıl içinde ülkemizde yaklaşık 19.000 kadına meme kanseri teşhisi konulmaktadır. Geçmişte ileri evrede teşhis edilen meme kanseri, günümüzde Bakanlığımızca yürütülen tarama programlarının etkisi ile erken teşhis edilebilmekte ve erken tanı oranlarımızda artış sağlanabilmektedir.

Erken evrelerde tespit edilen meme kanserlerinin hem tedavileri daha başarılı olmakta hem de yaşam kalitesi önemli ölçüde artmaktadır. Bu sebeple, yürütülen toplum tabanlı taramalar yolu ile kadınlarımızın olası bir kanser gelişimi durumunda kanser gelişim sürecini erken evrede, henüz klinik bulgular ortaya çıkmadan tespit etmek ve kadınlarda meme kanserine bağlı ölüm hızını düşürmek mümkün olabilmektedir.

Ülkemizde toplum tabanlı kanser taramalarına tüm illerimizde Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM) kurularak başlanmış, akabinde bu tarama programlarına Aile Sağlığı Merkezleri (ASM) ve Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM) dahil edilmiştir. Sözü edilen merkezlerimizde Avrupa Birliği Kalite Standartlarına uygun tarama programları ile son teknoloji dijital mamografi cihazlarımız yoluyla halkımıza ücretsiz olarak hizmet verilmektedir. Yine bu’ merkezlerimizde halk eğitimleri, KKMM (Kendi Kendine Meme Muayenesi) eğitimi verilmekte ve broşür dağıtımı da yapılmaktadır.

Ulusal Kanser Kontrol Programımızda; tarama stratejilerinin yanı sıra korunma ve önleme programları ve halkın konuya ilişkin bilinçlendirilmesi çalışmaları da etkili olarak yürütülmektedir.

Kadınlarımız meme kanserinin risk faktörleri, belirtileri, tanı ve tedavi yöntemleri konularında bilgilendirilmeli, kanserden korunacak sağlıklı yaşam koşullarına yönlendirilmelidir.

 

KORUNMA

Tüm kanserlerde olduğu gibi; sebze ve meyveden zengin, uygun koşullarda hazırlanmış gıdaların tüketimi ile sağlıklı beslenme alışkanlıklarının yerleştirilmesi, fiziksel aktivitenin artırılması, sağlıklı kiloda olma, sigara ve alkol kullanımından uzak durma ile meme kanseri riski azaltılabilmektedir. Aile hekimine danışılarak sağlıklı kiloda olunup olunmadığı öğrenilebilir. Emzirmenin meme kanserinden koruduğuna dair çok sayıda çalışma bulunduğu için tüm annelerin bebeklerini en az 2 yıl süreyle emzirmeleri önerilmektedir.

Meme kanserinde yaşam şekliyle ilişkili, değiştirilebilir risk faktörleri aşağıdaki gibidir:

  • Fazla kilolu ya da şişman (obez) olmak
  • Yeterli fiziksel aktivite yapmamak (hareketsiz bir yaşam sürmek)
  • Hiç doğum yapmamış ya da ilk doğumunu 30 yaşından sonra yapmış olmak
  • Doğum kontrol hapı ve iğnesi kullanmak
  • Menopoz sonrası hormon tedavisi almak
  • Alkol kullanmak: Özellikle günde 1 bardaktan (1 bira, 1 bardak şarap, 1 duble sert alkollü
  • içecek) daha fazla alkol tüketimi riski daha çok arttırmaktadır.

 

Meme kanserinde değiştirilemeyecek risk faktörleri ise şunlardır:

  • Kadın olmak: Kadınlarda erkeklerden 100 kat daha fazla meme kanseri görülmektedir.
  • Yaş almak: Yaş arttıkça meme kanseri riski artmaktadır.
  • Belirli kalıtsal genlere sahip olmak (özellikle BRCA1, BRCA2 gibi)
  • Ailede meme kanseri öyküsünün olması: Birinci derece akrabalarda (anne, kız kardeş, kız
  • çocuk) meme kanseri görülmesi riski iki kat arttırmaktadır. Meme kanseri olan kadınların
  • çoğunluğunda (yaklaşık 10 kişiden 8’inde) ailede meme kanseri öyküsü olmadığını belirtmek önemlidir.
  • Kişinin bir memesinde kanser olması: Bu durum diğer memede ve aynı memenin diğer bölgelerinde kanser görülme riskini arttırmaktadır.
  • Yoğun meme dokusuna sahip olmak
  • Memede iyi huylu oluşumların (fibroadenom gibi) olması
  • Erken adet (mens) görmeye başlamak (özellikle 12 yaşından önce)
  • Menapoza 55 yaşından sonra girmek
  • Göğüse radyoterapi almış olmak

MEME KANSERİNİN BELİRTİLERİ

Memelerinizin normalde nasıl göründüğünü ve nasıl hissettiğinizi bilmek, meme sağlığının önemli bir parçasıdır. Meme kanserini olabildiğince erken yakalamak, başarılı bir tedavi şansı sunar. Ancak neyin aranacağını bilmek, düzenli mamografilerin ve diğer tarama testlerinin yapılmasının yerini tutamaz. Tarama testleri, herhangi bir belirti ortaya çıkmadan önce meme kanserinin erken aşamalarında bulunmasına yardımcı olur. Meme kanserinin en sık rastlanan belirtisi; memede ağrısız, zamanla büyüyen bir yumrunun (kitlenin) ele gelmesi, hissedilmesidir. Ayrıca ele gelen yumru (kitle) olsa da olmasa da aşağıdaki belirtiler de meme kanserinde görülebilmektedir:

  • Bir memenin tamamının veya kısmının şişmesi (belirgin bir yumru hissedilmese bile)
  • Memede ya da meme ucunda ağrı
  • Meme derisinde kaşıntı ve yanmayla belirgin yangısal durum (ekzema, mayasıl)
  • Meme ucunda çekilmeler
  • Memede portakal kabuğu görünümü
  • Meme derisinde tahriş
  • Tek taraflı meme ucunda akıntı (özellikle kanlı akıntı)
  • Memenin bir kısmında veya tümünde şişlik, memede şekil değişikliği
  • Meme ya da meme ucu derisinde kızarıklık, kabuklaşma, kalınlaşma
  • Koltuk altında yumru (kitle), bazen memede yumru hissedilmeden Önce, kanser koltuk

altında veya köprücük kemiğinin etrafında şişme veya yumruya neden olabilir.

Bu belirtilerden herhangi biri meme kanseri dışındaki durumlardan da kaynaklanabilmekle

birlikte sayılan belirtiler görüldüğünde, nedeninin bulunabilmesi için bir genel cerrahi

uzmanına muayene olunmalıdır.

TANI:

Meme kanseri ileri dönemlere gelene kadar belirti vermeyebilir. Bu nedenle yukarıdaki belirtiler tanı koymak için yeterli olmadığından en yakın sağlık merkezlerine başvurulması gerekmektedir. Meme kanserin erken dönemde tanı konması, tedavide başarıya ulaşma ve hayatta kalma şansını artırmaktadır. Bu nedenle 40-69 yaş aralığında tüm kadınlara 2 yılda bir mamografi çektirmesi önerilmektedir. Erken teşhiste en önemli faktör, kişinin bu konuda bilinçlenmesi, uygulanan yöntemin kadınlar tarafından kolay kabullenilmesi, yan etkilerinin az, kolay uygulanır, ücretsiz ve ekonomik olması ile tarama yöntemlerinin başarıya ulaşmasıdır. Kadınlara tarama merkezlerimizde özellikle erken tanı için aşağıdaki yöntemler öğretilmekte ve uygulanmaktadır.

 

KENDİ KENDİNE MEME MUAYENESİ (KKMM):

KKMM kadının evinde tek başına rahatlıkla her an uygulayabileceği bir muayene yöntemidir. KKMM’ni etkili bir şekilde kullanabilmek için bu konuda yeterli eğitim almak ve öğrenilenleri sürekli, düzenli ve periyodik aralıklarla uygulamak gerekmektedir. Eğitim almak için merkezlerimize başvurulması yeterlidir.

Kadınlar 20 yaşından sonra her ay kendi kendine meme muayenesi yapmalıdır. Bu

muayene sırasında ayna karşısına geçilerek her iki memenin görüntüsünün simetrik olup olmadığına bakılır. Meme başı ve derisinde çökme veya çekilme, deride kızarıklık ve ödem varlığı incelenir. Bu muayene ile özellikle deriye ve meme başına yakın tümörler kadının kendisi tarafından erken evrede fark edilebilir. Kendini düzenli olarak muayene eden bir kadın, yeni gelişen bir kitleyi, meme derisi veya meme başındaki çekintiyi veya renk değişikliğini, asimetrik görünümü ayırt edebilir. Kanser şüphesi uyandıran kitleler diğer meme dokusundan daha sert yapıda (ceviz sertliğinde), sınırları net ayırt edilemeyen, hareketi kısıtlı ve genellikle ağrısızdırlar. Memesinde bir kitle fark eden kadının hemen doktoruna başvurması gereklidir Ayrıca iki yılda bir doktora meme muayenesi için gidilmelidir.

 

Klinik Meme Muayenesi:

40-69 yaş arası kadınlar ayda bir kendi kendine meme muayenesi yapmalı, yılda bir kez de doktora meme muayenesi için gitmelidir.

 

Mamografi çekilmesi:

40-69 yaş aralığında; yakınması olmayan kadınlarda meme kanserinin erken tanısı için yapılır.

2 yılda bir çekilir. Tarama sırasında her iki meme için standart olarak birisi medyolateral oblik (MLO), diğeri kraniyokaudal (CC) olacak şekilde iki pozisyonda film çekilmesidir. Günümüzde kullanılan dijital mamografi cihazları ile kadınlarımıza daha konforlu hizmet sunulmaktadır.

 

Tedavi

Her hastanın tedavisi farklılık göstermekte olup; tedavi kararında hastalığın yeri, evresi, hastanın yaşı ve diğer sağlık sorunlarının var olup olmaması gibi birden fazla faktör etkilidir. Meme kanserinde cerrahi, ışın tedavisi (radyoterapi) ve ilaç tedavisi (kemoterapi) gibi farklı tedavi seçenekleri uygulanmaktadır. Kanser Dairesi Başkanlığı WEB sitesinden meme kanseri ve diğer kanserler için dokümanlara ulaşabilir ve “Hangi Tarama Bana Uygun” linkini kullanarak size en yakın tarama merkezine yönlendirilebilirsiniz.


Prostat5.png

Prostat1

Prostat2

Prostat içerisinden hem idrar borusu geçer hem de boşalma (ejekulasyon) sırasında meni idrar yoluna boşalır ve idrar borusundan dışarı çıkar.

Erkek Ürogenital Sisteminin Yan Kesiti

Prostat3

Prostat, sadece erkeklerde bulunan, gözümüz, kulağımız gibi asli bir organımız olup, idrar torbasının çıkışında, idrar kesesinin (mesane) hemen altında ve rektumun (kalın bağırsağın son bölümü) önünde yer alır. Başlıca işlevi üreme ile ilgili olup, yaklaşık bir ceviz iriliğinde 18-20 gramlık bir salgı bezidir. İçinden hem idrar kanalı (üretra) geçer, hem de meni boşaltım kanalları geçer. Meni prostatın içerisinden geçip idrar yoluna boşalarak dışarı atılır.
Prostatın önemi, hem meni (semen/ er suyu) olarak adlandırılan sıvının büyük bir kısmını salgılaması, hem de bu sıvı içerisinde spermlere canlılık ve hareketlilik kazandıran, spermleri koruyan birtakım maddelerin bulunmasından dolayıdır. Boşalma ( ejakülasyon ) ile ortaya çıkan meninin yaklaşık olarak yalnızca % 5-10’luk kısmını sperm hücreleri oluşturur, geri kalan büyük kısmını diğer bezlerden (Seminal bez, Prostat ve Bulboüretral bez) gelen ve spermin kadın üreme organlarında canlı kalmasını sağlayan sıvılar oluşturur. Prostat salgısında bir problem olması durumunda, sperm hareketleri ve canlılığı bozulacağı için çocuk sahibi olma konusunda sorun oluşabilir, yani kısırlığa sebep olabilir.
Prostat yaşlanmayla birlikte erkeklerin çoğunda boyut olarak büyüme gösterir, genelde dışa doğru büyüme ile içe doğru büyüme yani, idrar borusunu sıkıştırma orantılıdır, prostat ne kadar büyükse idrar yapma o kadar zorlaşır. Prostat normal boyutlarının üzerine çıktığında her erkekte benzer bir yol izlemez. Bazı erkeklerde prostat içinden geçen idrar kanalına doğru büyüme olurken, bazı erkeklerde de idrar torbasının içine doğru büyüme gerçekleşir. Bu tip büyümelerde, ultrason görüntülerinde prostat hafif büyümüş olarak görünürken hastada ciddi şikayetler oluşabilir. Prostatın dışarıya doğru genişlediği durumlarda, eğer idrar yolunu sıkıştırmamışsa, prostat çok büyük olmasına rağmen hastada aynı oranda şikâyet oluşmaz. Yani erkek hastalarda prostatı değerlendirirken sadece hacim olarak büyümesine bakmayız, esas olarak idrar yolunu sıkıştırma ve buna bağlı idrar yapmada zorluk yapma düzeyine bakarız. Hastada dışa doğru belirgin büyümüş prostat olabilir, işemesi rahatsa ve işeme testleri ve kanser tarama testleri normalse hasta genelde 6 aylık periyotlarla izleme alınır.
Prostat büyümesine bağlı şikâyetler nelerdir:
• Sık tuvalete gitme,
• İdrar yaparken yanma,
• Geceleri idrar yapmak için uykudan kalkma,
• Bir anda tuvalet ihtiyacı hissedip, hızla tuvalete koşma ve bazen idrar kaçırma,
• İdrar başlangıcında bekleme, kesik kesik, ince ve çatallı işeme,
• İdrar bitiminde uzun süren damlama ve idrar bitmemiş, halen idrar var hissi duyma,
• Mesane bölgesinde ağrı

Prostat büyümesinin tanısı nasıl konulur?
Prostat büyümesinin tanısı kan ve idrar tahlilleri ile ultrasonografi, idrar akım testi (üroflow) gibi hastayı herhangi bir şekilde rahatsız etmeyecek tetkik ve tahliller ile konulmaktadır.
Hastada antibiyotik ve antienflamtuar tedaviye rağmen devam eden PSA yüksekliği varsa, rektal muayenede veya ultrason incelemesinde prostatta nodül saptanmışsa, Multi Parametrik Prostat MR incelemesi ve gerektiğinde Transrektal Prostat Ultrasonu kılavuzluğunda Prostat İğne Biyopsi işlemi yapılarak olası bir Prostat Kanseri olup olmadığı netleştirilmelidir.
Çünkü İyi huylu prostat büyümesinin (BPH: Benign Prostat Hiperplazisi) tedavisi farklı, Prostat kanserine bağlı prostat büyümesinin tedavisi farklıdır.
Bir hastada hem BPH, hem de prostat kanseri birlikte bulunabilir, tedavi hastalığın evresine ve idrar yolunda yaptığı sıkışmaya göre değişkenlik gösterir.40 yaşın üzerindeki her erkeğin, idrarla ilgili sıkıntıları olsun ya da olmasın, en az yılda bir kez prostat muayenesi ve PSA testi için Üroloğa gitmesi önerilmektedir. Özellikle 1. derece akrabalarında (baba, erkek kardeş) prostat kanseri olan kişilerde bu kontroller çok önemlidir. Çünkü 1.derece akrabalarında prostat kanseri olan erkeklerde, prostat kanseri görülme riski, diğer erkeklere oranla 2-6 kat daha fazladır.

İyi Huylu Prostat Büyümesinin (BPH) Tedavisi
BPH tedavisi; Medikal tedavi ve Cerrahi tedavi olarak iki ana gruba ayrılır.
BPH tedavisinde ilk tedavi yaklaşımı medikal tedavi olmalıdır. Medikal tedavinin başarısız olduğu durumlarda diğer tedavi yöntemleri düşünülmelidir.
İlaç tedavisinde amaç, idrar akışını rahatlatmaktır, bu amaçla kullanılan ilaç grupları ve kısaca etki mekanizmaları şunlardır.
1- Alfa Bloker İlaçlar:
Bu gruptaki ilaçlar mesane çıkımı ve prostatik üretradaki düz kasları gevşeterek idrar akış hızını artırırlar, yani daha rahat idrar yapmayı sağlarlar. (Tamsulosin, Terazosin, Alfuzosin, Silodosin, Doksazosin)
Bu ilaçlar aynı zamanda damar düz kaslarını da gevşettiği için bir miktar tansiyon düşüklüğüne de yol açarlar.
En belirgin yan etkileri;
– Ortostatik Hipotansiyon (ani ayağa kalkışlarda ani olarak tansiyon düşmesi ve göz kararması, bu nedenle yavaş ayağa kalkma önerilir)
-Retrograd ejekulasyon ( meninin dışarı atılamaması, kişi orgazm olur ama mesane çıkışı gevşediği için meni mesaneye boşalır daha sonra idrarla atılır)
2- Prostat hacminde azalmaya yol açan ilaçlar ( 5-alfa redüktaz inhibisyonu yapıp, testosteronun di-hidro testosterona dönüşümünü engelleyerek etki ederler. Etken maddesi Finasderid, Dutasterid olan ilaçlar)
3- Sabal ekstresi denilen bir bitki ekstersi de bazen medikal tedavide kulanımaktadır.
4- Üriner enfeksiyon saptanırsa, kültür-antibiogram testi sonucuna göre uygun antibiyotik tedavisi uygulanır.

Medikal tedavinin yeterli olmadığı durumlarda cerrahi tedavi yöntemleri gündeme gelmelidir. Bu yöntemler kısa başlıklar halinde şöyle sıralanabilir;
Açık Prostatektomi
Transuretral rezeksiyon (TUR) (Bipolar enerji, Plazmokinetik enerji veya Monopolar enerji ile yapılır)
Transuretral yolla uygulanan Lazer Enükleasyon (HOLEP-Holmium Lazer ile yapılır)
Transuretral yolla uygulanan Lazer Vaporizasyon (Buharlaştırma-KTP, Diod, Thulium Lazer ie yapılır)
Güncel olarak en son uygulamaya konulan tedavi; Transperineal Prostat Laser Ablasyon Tedavisidir.Bu yöntemde herhangi bir cerrahi işlem yapılmadan direkt olarak ince iğnelerle, ağrısız bir şekilde prostat içerisine laser fiber uçlarını yerleştirerek prostat içerisine laser uygulamaktayız.Bu yöntemde kanama olmaması , cinsel fonksiyonların bozulmaması, idrar kaçırma riskinin olmaması en önemli avantajlardır.İşlem lokal anestezi ile uygulanabildiğinden ağır hastalığı olan, yaşlı hastalara da güvenli bir şekilde uygulanabilmektedir. Kliniğimizde bu uygulamaya başlanmıştır.
Bu yöntemde prostat kanserinin tedavisi de mümkündür. Erken yakalanmış, prostat dışına yayılmamış kanserli hücreler lazerle yakılmak sureti ile diğer tedavi yöntemlerine göre çok daha kolay bir şekilde tedavi edilmektedir.
Prostat kanserinin diğer tedavi yöntemleri ise, prostatın tümüyle,( içe büyüyen doku ve kabuk birlikte çıkartılır) seminal keselerle birlikte çıkartılır. Bu işleme Radikal Prostatektomi denilir. İşlem, Açık Cerrahi, Robotik Cerrahi, Laparoskopik Cerrahi yöntemlerinden birisi ile yapılır. Patoloji sonucuna göre gerekirse radyoterapi, hormonal tedavi, kemoterapi gibi ek tedaviler uygulanabilir.

Prostat4
Büyümüş prostatın endoskopik görünümü

Prostat5

Prostat6
TUR Prostatektomi şematik görünüm

Prostat7
Laser Prostatik Vaporizasyon (Buharlaştırma) şematik görünüm

Prostat8
Lazer Vaporizasyon sonrası prostatik üretranın endoskopik görünümü



Erektil Disfonksiyonu (Cinsel Fonksiyon Bozukluğu, Sertleşme Sorunu) olan erkeklerde, bu sorunun tedavisinde en yeni tedavi yöntemi EDSWT tedavisidir.
EDSWT (ERECTIL DISFONCTION SHOCK WAWE THERAPY) : Erektil Disfonksiyonda Şok Dalga Tedavisi; herhangi bir cerrahi işlem gerektirmeyen, anestezi gerektirmeyen, hastanede yatış gerektirmeyen, ağrısız, ortalama 45 dakika süren, penis ve çevresine özel bir cihazla uygulanan şok dalga tedavisidir.
Cinsel organa uygulanan bu şok dalgaları iki türlü oluşur:
1- Piyezo-Elektrik sistemle oluşan elektriksel şok dalgaları
2- Elektro-Manyetik sistemle oluşan manyetik şok dalgaları
Hastanemizde Manyetik şok dalgaları oluşturan NOVAMEDTEK marka cihazla (Novamed ED60), Lineer uygulayıcı ile EDSWT tedavisi uygulanmaktadır.
Haftada 2 gün (Örnek, Pazartesi-Cuma) 3 hafta toplam 6 seans uygulama yapılmaktadır.
Her seansta penis ve çevresine 4 odak halinde, her odaktan 7500 şok dalga atışı yapılarak toplam 3000 şok dalgası verilmektedir.
6 seanslık uygulamada toplam 18.000 atış yapılmaktadır.
EDSWT tedavisine ek olarak hastaya PRP tedavisi önerilmekte ve Medikal ilaç tedavisi ile desteklenmektedir. 3 ay sonra hasta kontrole çağrılmakta, kontrol sonrası gerekirse 1 kür daha EDSWT ve PRP tedavileri uygulanmaktadır.
Erektil Disfonksiyonda ana sorun, penise gelen damarların çeşitli nedenlere bağlı olarak daralması ve bu nedenle sertleşme için yeterli miktarda kanın penisin sertleşme cisimlerine girememesi sonucu sertleşme sorunu ortaya çıkar.
Sertleşme sorunu, daha çok 40 yaş ve üzeri Diyabet hastalarında, Prostat hastalarında, Prostat kanseri nedeni ile Radikal Prostatektomi Ameliyatı olan bazı hastalarda, pelvik bölgeye Radyoterapi uygulanan hastalarda, Kolesterol yüksekliği ve Hipertansiyonu olan bazı Kalp ve Damar hastalığı olanlarda, Aşırı kilosu olan Obez hastalarda, Alkol ve Sigara tüketen hastalarda, Psikolojik sorunları olan hastalarda daha sık görülür.
EDSWT, 40 yaş üzeri erkeklerin yaklaşık % 50’sinde gözlenen sertleşme sorunu (Erektil Disfonksiyon) için geliştirilmiş yeni bir tedavi yöntemidir.
Yapılan bilimsel araştırmalarda, Novamed ED 60 cihazının oluşturduğu manyetik şok dalgalarının kök hücreler aracılığı ile bozulmuş olan damar iç yapısını onardığı ve yeni mikrodamarlar oluşturduğu(NEOENDOTELİZASYON ve ANJİOGENEZ), böylece penisteki kanlanmayı artırarak sertleşme sorununun ana nedenini tedavi ettiği kanıtlanmıştır.
EDSWT tedavisi PRP tedavisi ve Medikal Tedavi ile desteklendiğinde Sertleşme Sorunu çok daha başarılı bir şekilde çözülmektedir.
PRP (PLATELET Rich Plasma = Trombositten Zengin Plazma) , kişinin kendi kanından elde edilen plazma sıvısıdır.
Hastadan alınan 15cc kadar kan, tek kullanımlık PRP hazırlama kitinde bulunan filtreler ve santrifüj yardımı ile işlemden geçirilerek yaklaşık 5 cc kadar PRP sıvısı elde edilir. PRP sıvısının içerisinde yoğun bir şekilde Trombositler (PLATELET) ve büyüme faktörleri (PDGF, VEGF, TGF-alfa ve TGF-beta) mevcuttur. PRP sıvısı penisin serleşme sağlayan cisimlerine (Korpus Kavernozum= Kavernöz Cisim) insülin enjektör iğnesi yardımı ile verilir. PRP sıvısı hasta olan bölgeye enjekte edildiğinde bu bölgeyi tamir eder, doku iyileşmesini uyarır, mevcut dokuları büyütür ve bu dokulardaki kök hücreleri de uyararak dokuların gençleşmesini sağlar. Ancak PRP tedavisi direkt olarak bir KÖK HÜCRE tedavisi değildir.
Organik nedenlere bağlı olarak meydana gelen ereksiyon sorununda penisteki kılcal damarların tıkanması, apoptozis dediğimiz yaşlanmaya bağlı hücre ölümü, ölen hücrelerin yerine kollagen dokusunun artması ve fibrozis gelişimi ile penisin sertleşme fonksiyonu ve elastikiyeti bozulur. Yani sertleşmeyi sağlayan kavernöz cisimlerin içerisindeki kılcal damarlar azalır, düz kasların yerini sert, elastik olmayan sert fibrotik dokular alır. Böylece penisin sertleşmesi ve sertliğini sürdürebilme kabiliyeti bozulur.
PRP sıvısının penisin sertleşmeyi sağlayan kavernöz cisime enjekte edilmesi, sertleşmeyi sağlayacak yeni damar oluşumunu (ANJİOGENEZİS), dokuların yenilenmesini (REJENERASYON) ve gençleşmesini (REJUVENASYON) sağlar.
Sertleşme sorununda PRP tedavisi toplam üç seans olacak şekilde iki günde bir uygulanır.3,6 ve 12 aylarda tek doz olacak şekilde yapılan idame tedavisi, etkinliği artırır.
Organik nedenlerle oluşan EREKTİL DİSFONKSİYONUN tedavisinde hem EDSWT hem de PRP tedavileri etkili tedavi yöntemleridir. Yapılan çalışmalar bu iki tedavinin birlikte uygulanmasının, tedavi etkinliğini belirgin olarak artırdığını göstermektedir.
Önce ESWT tedavisi uygulanarak şok dalgaları ile kavernöz cisimlerde mikro travmatik, uyarıcı alanlar oluşturulmakta, vücudun tamir hücreleri (plateletler) bu alanı tamir etmeye başlayarak yeni damar oluşma işlemini başlatmaktadırlar.
PRP sıvısı ise yapılan işlemlerle plateletten (trombositten) zenginleştirilmiş bir sıvı olduğu için, kavernöz cisimdeki bozulmuş olan alanları daha yüksek etkinlikte tamir etmektedirler.
Bu nedenle Erektil Disfonksiyon tedavisinde, önce EDSWT uygulaması bitiminde PRP uygulaması ile en etkin tedavi sonuçlarına ulaşmaktayız.



Üroloji, kadın ve erkeklerin üriner sistemleri ile erkeklerin üreme sistemlerini inceleyen tıp dalıdır..
Üriner sistem; Böbrekler, idrar kanalları (üreterler), idrar kesesi (mesane) ve idrar kanalından (üretra) oluşan bir sistemdir.
İdrar kanalı (üretra) kadınlarda yaklaşık 3-5 cmdir. Mesane ile vajina çıkışı arasında bulunur.
Erkeklerde ise mesane ile penis ucu arasında yer alır, yaklaşık 20-25 cm uzunluğundadır, mesane çıkışında prostat içerisinden geçer ve penis içerisinde devam eder.
Üroloji dalı, kadın ve erkeklerin üriner sistemine ait hastalıkların tanı ve tedavisini kapsar.
Ayrıca erkeklerin üreme ve genital sistemi (Penis ve testisler) hastalıklarının tanı ve tedavisini kapsar.
Üroloji branşı, açık cerrahi ameliyatlar yanında, endoskopi ve laparoskopi gibi modern teknolojik yöntemlere dayalı kapalı ameliyatları da gerçekleştirir. Bu girişimleri aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz.

1. Androloji ( Erkek Cinsel İşlev Bozuklukları Tanı ve Tedavisi)
• Erkek infertilitesi (kısırlık),
• Erektil disfonksiyon (sertleşme sorunları), medikal ve girişimsel tedavileri (EDSWT-Penise Şok Dalga Tedavisi, PRP tedavisi),
• Prematür ejekülasyon (erken boşalma),
• Peniste şekil bozuklukları ve eğrilik (peyroni hastalığı),
• Varikosel (testis damarlarında varisleşme) cerrahi ve medikal tedavileri (Varikoselin mikroskobik görüş altında, intraoperatif dopler kullanılarak MİKROCERRAHİ yöntemi ile tedavisi)

2. Endoüroloji
• Böbrek, üreter, mesane, prostat hastalıkları (taş, tümör, darlık vb.), endoskopik (kapalı) ameliyat ve tedavileri.
• Tanısal Sistoskopi, üreterorenoskopi işlemleri
• Böbrek, üreter ve mesane taşlarının üreteroskopik ( kapalı)yolla lazer kullanılarak kırılıp temizlenmesi (URS-RİRC)
• Prostat hastalıklarında, Füzyon Biyopsi tekniği ile Transrektal Prostat Kılavuzluğunda Biyopsi işlemi.
• Prostat hastalıklarında Lazer veya Bipolar sistemle Endoskopik(Kapalı) Prostatektomi ameliyatları
• Laparoskopik olarak böbrek, mesane ve prostat ameliyatları
• Lazer kullanılarak ameliyatsız prostat tedavisi (Trans Perineal Lazer Prostat Ablasyon Tedavisi TPLA)
• Prostat kanserinde prostatı çıkartmadan kanser odağının lazerle yakılması tedavisi (Prostat kanserinde fokal ablasyon- organ koruyucu mikro invaziv cerrahi)

3. Kadın Ürolojisi- Ürojinekoloji
• İnkontinans (idrar kaçırma) medikal ve cerrahi tedavileri
• Mesane, rektum ve uterus sarkma ameliyatları
• TOT, TVT ameliyatları

4. Ürolojik Onkoloji
• Böbrek, mesane, prostat, testis kanserleri açık ve endoskopik (kapalı) ameliyatları ve medikal tedavileri

5. Çocuk Ürolojisi
• İnmemiş testis (testisin yerinde olmaması),
• Hipospadias (İdrar deliği), VUR (böbreğe idrar kaçağı), enürezis nokturna (altına ıslatma), hidrosel (testis etrafında sıvı birikmesi), ingüinal herni (kasık fıtığı) ile sünnet, medikal ve cerrahi tedavileri


bebeklerde-hapşirik.png

Yenidoğan bebeklerde en sık gördüğümüz davranış, hıçkırık ve hapşırmadır.

Hıçkırık karın boşluğu ile göğüs boşluğunu ayıran diyafram kasının kasılması ile oluşur, bu kasılma sonucunda ise ses telleri birbirine yaklaştığı için hıçkırık sesi çıkar.

Yenidoğan bebekler de ise özellikle ilk aylarda sıkça ama 1 yaşa kadar da zaman zaman görülen hıçkırık, normal bir refleks olup; bebeğin doyduğunu, midenin büyümesi ve sindiriminin gelişmesinin yolunda gittiğinin de göstergesidir. Genellikle de beslenme sonrası midesi dolduğunda, gazı iyi çıkarılmadığında, hava yuttuğunda, ani sıcaklık değişikliğinde, heyecanlandığı zamanlarda görülebilir. Halk arasında da hıçkırdığı zaman söylenen” içi genişliyor” sözü de bir bakıma doğrudur. Çünkü anne karnında da bebeğin 4. ayından itibaren başlayan hıçkırık, ilk solunum hareketidir ve doğduktan sonra hıçkırması kalp ve akciğerlerin de gelişmesine yardımcı olur.Bebeklerin rahatsızlık duymadığı hıçkırık çoğunlukla ebeveynleri rahatsız eder, bazen bebek hıçkırık sebebiyle uykuya geçemiyorsa yutkunmasını sağlamak diyafram kasının ani spazmını geçirir. Geçmediği durumlarda parmağınızı limona sürerek bebeğinize tattırın, hiç bilmediği böylesi ekşi, ani bir tat şoku yaşamasına sebep olup , bir saniye nefesini tutar ve diyaframın spazmı açılır, böylece hıçkırık geçer.

Hapşırma ise, hele de banyo sonrası üst üste olmuşsa etrafınızdaki insanların “ah bebek üşüttü, hastalanıyor” endişesi ile sizi de tedirgin eden davranışlarına yol açar. Ev ekstra ısıtılır, zavallı bebecik bu sıcak ortamda “banyo yaptı, hapşırdu, hastalanacak” diyerek kat kat giydirilir, başına şapkalar takılır ve bu kadar sıcak ortam evdeki nem oranının azalmasına, havanın kurumasına sebep olur. Kuru hava bebeğin solunum yollarındaki mukozayı kuruttuğu için çatlaklar oluşur ve mikroplar bu mukoza çatlaklarına yerleşerek bebeği hasta eder. Hastalığın sebebi ise “banyo yaptı hapşırdu, üşüttü, hastalandı…” olur. Ondan sonra anne kış aylarında hastalanıyor düşüncesi ile bebeğine haftada bir gün banyo yaptırır. Üşütme hastalık sebebi değildir, hastalığa sebep olan mikroptur. Hapşırma ise bebeğin minicik burnunun içinde ki tıkanıklığı size bildiren, burnunun açılmasına yardımcı olan bir refleks harekettir. Bebeklerin o minik burun delikleri kolayca tıkanır ve nefes alma zorluğu yaşarlar, hatta meme ememezler, çünkü ağzı ile emerken burnundan da nefes almalıdır. Bana birkaç sene önce yeni doğum yapmış bir anne telefon açmıştı “ Ayşe hemşire, sizin bir seminerinize katılmıştım, emzirmeye çok rahat başladım, hiç sorun olmadı ancak iki gündür bebeğim emmiyor, sütüm de çok iyi, doktorla konuştuk o bize sütünü çek, biberonla ver dedi, ama biberon da almıyor, kaşıkla veriyoruz” dedi. Bana gelmelerini istedim, belki bir hata yapıyorlardı, birlikte emzirmeyi deneyelim diye düşündüm. Geldiklerinde bebeğin nefes sesinden burnunun tıkalı olduğunu anladım.

Burnuna serum fizyolojik damlatıp, burun aspiratörü ile de temizleyince bebek büyük bir açlıkla annesinin memesini yaklaşık bir saat boyunca emdi!!… Anladığınız gibi bebekler bizim gibi elleri ile ve yıkayarak burun sekresyonunu çıkaramadıkları ve kış aylarında da sümüğün kuruyarak kabuklaşması tıkanmaya yol açar. Hatta kapı açılıp yeni biri geldiğinde bile hapşırarak tepki verirler, minnacık ve hassas burunları yeni geldikleri bu dünyanın toz ve kirliliği ile çabucak tıkanabilir, o sebeple de sık, sık serum fizyolojik ve burun aspiratörü kullanarak burnunu temizlemek onun rahat nefes almasını ve emebilmesini sağlar. Çoğunlukla yatar durumda olması ve burun sekresyonunun genzine doğru akması bazen hırıltılı nefes almasına sebep olur, bu hırıltı sizi korkutmasın onlar bizim gibi öksürerek genzinde ki sekresyonu temizleyemezler bu durum da yine serum fizyolojik uygulaması nefes alışındaki hırıltıyı giderir. Nezle olması halinde ise durum kritik, çünkü bebeklerin östaki borusunun genze açılımı geniş ve östaki yolu kısadır, genelde yatar pozisyonda olduğu için burunda nezle olmasından ötürü artan sekresyon bu yola akar, yapışır ve oradan mikroplar, bakteriler çoğalarak bir kulak enfeksiyonu başlayabilir. Kulak iltihabı küçük bebekler de sakıncalı bir durumdur, kulak beyne çok yakın bir organ olduğu için iltihap beyin zarı meninkse atlayarak, menenjite de yol açar. İşte nezle olan bebeğinize her saat başı bol serum fizyolojik kullanarak yapacağınız burun yıkama işlemi ile; sekresyonun koyulaşıp yeşil renge dönüşmesini ve kulak yoluna yapışmasını önleyebilirsiniz, bir de yatağının baş tarafına bir yastık koyarak yatağın baş kısmını biraz yükseltin ki sekresyon kulak yoluna geçmeden aşağı akabilsin. Bu dönem de kakasında biraz mukus görmeniz mümkündür, telaşlanmayın, burnunda ki sekresyonun kakası ile de dışarı atılır.


beyhekim_atesli-havale-febril-konvulsiyon.jpeg

Ateş eşliğinde ortaya çıkan havaledir. Çocukluk çağı havalelerinin en sık görülenidir. Sıklıkla 6 ay- 5 yaş arası çocuklarda, en sık 18-22 aylar arasında görülür. Ailesel geçişin olduğu düşünülmektedir.
Havale bilinç kaybı, gözlerde kayma, dudaklarda morarma, nefesin kesilmesi, vücudun tümü ya da bir bölümünde kasılma, idrar veya dışkı kaçırma şeklinde ortaya çıkabilir. Havale öncesi ya da sonrasında 38,5 derece veya üstünde ateş vardır.
Ateşli havale genellikle kısa sürer; çoğu zaman 3 dakikadan kısadır ve hasta hekime ulaştığında havale bitmiştir. Hastaların ¼’inde ateşin ilk bulgusu ateşli havale olabilir.
15 dakikadan kısa süren, 24 saat içinde yinelemeyen havaleler basit havale olarak adlandırılır.

Nöbetin Tekrarlama Riskleri
• İlk ateşli havalenin bir yaşın altında geçirilmesi
• Birinci derece yakınlarda sara ya da ateşli havale öyküsünün bulunması
• Sık enfeksiyon geçirme
• Havalenin ateş hafif yüksekken (40 derecenin altında) ortaya çıkması
• Ateş yükselmesiyle havale arasındaki sürenin 2 saatten kısa olması
• Aileye bilgi ve uyarılar:
• Ateşli havalede ailesel yatkınlık olabilir
• Ateşli havale sara nöbeti değildir
• Üç yaştan sonra tekrarlama riski düşüktür
• Kısa süreli ateşli havale beyin hasarı yapmaz
• Aşı uygulaması risk taşımaz

Ateşli Havale 1/3 Oranında Tekrarlayabilir ve Bu Durumda;
• Hastanın düz bir zeminde yan yatırılması
• Hastayı tutarak havaleyi durdurmaya çalışılmaması
• Kasılmalar sırasında çene, kol ve bacakları açmaya uğraşılmaması
• Ağızdan hiçbir şey verilmemesi
• Soğan veya başka bir maddenin koklatılmaması
• Hastanın üstüne soğuk su dökülmemesi, ancak ılık su ile duş yaptırılabilir.


beyhekim_beslenme-ile-ilgili-altin-kurallar.jpeg

• Egzersiz yapanlar performanslarını artır­mak için enerji ve besin öğelerini yeterli almalı, dengeli ve çeşitli beslenmelidirler.
• Besin öğeleri 6 farklı kategoride değerlen­dirilir. Karbonhidratlar, yağlar, protein, vitamin, mineraller ve su.
• Besin öğelerinin büyüme-gelişmeyi desteklemek, enerji sağlamak, metabolizmayı düzenlemek gibi 3 ana fonksiyonu vardır.
• Egzersiz yapanlar en az 2-3 porsiyon süt, yoğurt, peynir, 2-3 porsiyon et, balık, kuru fasulye, yumurta ve kuruyemişler, 3-5 porsiyon sebze, 2-4 porsiyon meyve, 6-11 porsiyon ekmek, tahıl, pirinç ve makarna grubun­dan tüketmelidirler.

• Egzersiz yapanların en çok tüketmesi gereken kompleks karbonhid­rat içeren yiyecekler; ekmek, tahıl, pirinç ve makarnadır.
• Egzersiz yapanlar, kan şekeri düzeyini sabit tutmalıdır. Kas glikojen depolarını dolu tutmak için kompleks karbonhidrattan zengin besinleri tü­ketmelidir.
• Egzersiz yapanlar, uygun miktarda (orta düzeyde) protein tüketmeli­dir. Fazla miktarda protein tüketmek kas kitlesini artırmaz.
• Sindirimi uzun sürdüğü ve fazla tüketimi sağlık için zararlı olduğun­dan yağlı besinlerin tüketimi sınırlandırılmalıdır.
• Özellikle yoğun egzersiz yapanlar için antioksidan vitaminler olan A, C, E vitaminleri önem taşımaktadır, yoğun antrenmanlar sırasında vücutta oluşan zararlı maddelerin temizlenmesini sağlar.
• Egzersiz yapanlar için demir, kalsiyum ve çinko minerallerinin yeterli alımı önemlidir.
• Yeterli ve dengeli beslenildiğinde ek olarak vitamin, mineral, besin destekleri almaya gerek yoktur.
• Daha çok bitkisel kaynaklar olmak üzere, çeşitli besin tüketilmeli, hayvansal kaynaklı besinler sınırlı kullanılmalıdır.
• Besin tercihlerinin her zaman dengelenmesine özel gösterilmelidir.
• Diyeti karbonhidrattan zengin olan besinler üzerine kurulmalıdır. Günde birkaç kez tahıl ve tahıl ürünleri, ekmek ve makarna, pirinç…vb tüketilmelidir. Çeşitli tahıllar ve tahıl ürünleri, beslenme piramidinin temelinde gösterildi­ği gibi tüm öğünlerin temelini oluşturmalıdır. Dünya Sağlık Örgütü önerilerine göre; top­lam günlük enerji alımının yarısından çoğu bu besin grubundan sağlanmalıdır; çünkü yağ içeriği azdır ve hem besin öğesi hem de aktif besin bileşenleri içeriği yüksektir. Bu gruptaki besinler protein, diyet posası, mineral (kalsiyum, potasyum, magnezyum) ve B grubu vitamini alımlarına anlamlı derecede katkıda bu­lunur.
• Posa alımını artırmak için, kepekli ekmek, makarna ve diğer tahıl ürünlerinin de kullanılmasına gayret edilmelidir.
• Karbonhidrat tüketmekten çekinilmemelidir. Organizma için birinci derecede önemli enerji kaynağıdır ve karbonhidratların enerji içeriği yağ­dan daha azdır. Karbonhidratların 1 gramı 4 kkal, yağların 1 gramı 9 kkal sağlamaktadır.
• Posalı besinler insan sağlığı üzerindeki olumlu etkileri birçok araş­tırmayla belirlenen kompleks karbonhidratlardan oldukça zengindir. Kar­bonhidratların bu grubuna ait olan diyet posası, kabızlık, divertikül gibi hastalıklara ve hemoroide karşı koruyucu, kan kolesterolünü düşürmeye yardımcıdır. Vücut ağırlığının düzenlenmesinde de önemli rolleri vardır.
• Tercihen taze sebze ve meyveleri (günde en az 400 g) tüketilmelidir. Birçoğumuz bu besinleri yeterli düzeyde tüketmesek de, bu besinler orga­nizmamızın düzenli çalışması için elzem olan önemli mikro besin öğeleri (mineraller ve vitaminler) sağlamaktadır. Özellikle taze olan sebze ve mey­veler demir, kalsiyum, magnezyum, potasyum, A, C vitaminleri, folik asit, B6 vitamini, diyet posası, elzem besin öğeleri ve besin öğesi olmayan bileşenlerden zengindir. Ayrıca sebze ve meyvelerin yağ ve enerji içerikleri azdır ve “düşük enerji yoğun­luklu” besinlerdir. Bu nedenle günlük diyetle tüketimleri obezite ve obeziteyle ilişkili has­talık (kalp ve damar hastalıkları, bazı beyin hastalıkları, bazı kanser türleri, tip 2 diyabet vb.) riskini azaltmaktadır.
• Hayvansal kaynaklı besinler orta düzeyde tüketilmelidir.Hayvansal kaynaklı besinler çocuk ve gençlerin büyüme ve gelişimi için önemli olduğu gibi, yaşamın sonraki dönemlerinde de organizmanın düzgün çalışması için elzemdir. Bu grup biyolojik olarak değerli, iyi kali­teli protein ve organizmamızın sentezleyemediği elzem amino asitlerden oluşmaktadır. Ayrıca B12 vitamini (bitkisel kaynaklı besinlerde bulunmadığı için), demir, magnezyum, çinko, krom ve yağlardan da zengindir.
Diyetimizde çok az tüketilen balık, zengin omega-3 yağ asiti içeriğine bağlı olarak bazı kronik hastalıklara karşı önemli bir koruyucu etkiye sa­hiptir. Balık tüketimini artırmak gereklidir.
Süt ve ürünleri grubundan yağı azaltılmış ürünler seçilmelidir. Bu grup­taki besinler kemiklerin gelişimi için gerekli olan kalsiyum ve iyi kaliteli protein ve A, D, B grubu vitaminlerinin iyi kaynaklarıdır. Peynir kalsiyumun iyi bir kaynağı olmasına karşın yüksek miktarda tuz içermektedir. Bu ne­denle peynirin, düşük tuz içerenleri tüketilmelidir.
Egzersizin kötü kolesterolü (LDL’yi) düşürücü, iyi kolesterolü (HDL’yi) yükseltici olumlu etkisi vardır.
• Bol sıvı tüketin Su yaşamsal olarak önemli bir içecektir, su yeterli miktarlarda içilmelidir. Yetişkinler bir günde en az 2 litre, ortam çok sıcaksa veya fiziksel olarak aktiflerse en az 3 litre su içmelidir. Sade su hem hoş, hem de sağlıklı sıvının iyi bir kaynağıdır. Meyve su­ları, süt, çay, kahve, alkol içermeyen içecekler de sıvı gereksinimini karşı­lamak için iyi seçeneklerdir.
• Egzersiz yapanların vücutlarındaki sıvı miktarının azalması perfor­mansı düşürür.
• Egzersiz yapanlar, egzersiz sırasında her 15-20 dakikada yaklaşık 1 çay bardağı su tüketmelidir.
• Egzersiz yapanlar için en ideal içecek serin sade sudur.
• Su içmek için susama beklenilmemelidir.
• Vücudunuzdaki sıvı miktarının yeterli olup olmadığını anlamak için idrarın rengi ve miktarı kontrol edilmelidir. • Egzersizden önce ve sonra tartılarak kaybedilen vücut ağırlığı sapta­nıp, en az kaybedilen kilo kadar su içilmelidir.
Sıvı tüketimini artırmak için günün her saatinde sıvı tüketilmeli ve sıvı içeriği çok yüksek sebze ve meyveleri bolca yenilmelidir. Egzersiz yapan­lar için en ideal içecek sade sudur. Suyun yanında süt, ayran, meyve su­ları, çorba gibi içecekler de vücudumuzdaki sıvı miktarının artırılmasında yardımcı olurlar. Ancak çay ve kahve, vücutta çok fazla kalmazlar ve he­men dışarı atılırlar. Mümkünse daha az çay ve kahve tüketilmelidir. Kafein içeren yiyecek ve içeceklerden (ör: kahveden) uzak durulmalıdır. Kafein idrar oluşumunu uyarır ve vücutta sıvı kaybına yol açabilir, ayrıca idrar kesesinin dolu olması rahatsızlık verir.
Egzersiz öncesi, sırası ve sonrası da sıvı tüketimi artırılmalıdır. Egzersiz başlamadan 2 saat önce sıvı depolarını artırmak için yaklaşık 2-3 bardak su içilmelidir. Egzersiz sırasında da her 15-20 dakikada bir yaklaşık 1 çay bardağı su içilmelidir. Bunun için herkesin ayrı bir su şişesi olmalıdır. Eg­zersiz sonrasında da kaybedilen sıvı yerine koymalıdır. Bu nedenle egzer­siz sonrasında bol bol su içmelisiniz. Günlük en az 8-10 bardak su içilmesi gerekmektedir. Ayrıca sıcak ve nemli havalarda vücudumuzdan daha çok sıvı kaybolmaktadır ve bu nedenle sıcak ve nemli havalarda daha çok su içmeye gayret edilmelidir. Antrenmandan önce ve sonra tartılarak kaybe­dilen vücut ağırlığı saptanıp, en az kaybedilen kilo kadar su içilmelidir. Uzun süreli antrenmanlarda ve müsabakalarda sporcu içecekleri de kul­lanılabilir. Sporcu içecekleri % 6-8 oranında karbonhidrat ve sporcunun egzersiz sırasında kaybettiği elektrolitleri de içermekte olup uzun süreli dayanıklılık egzersizlerinde (koşu, yüzme, bisiklet, vb.) kullanımı uygun­dur. Ancak spor içecekleri yerine hazır meyve sularını, yarı yarıya sulan­dırarak da sporcuların egzersiz sırasında gereksinimi olan karbonhidrat sağlanabilir. Örneğin hazır alınan 200 ml’lik bir elma suyuna 200 ml su ila­ve ederek antrenman sırasında kullanabilirsiniz. Ayrıca 1 litre suya 12-15 adet küp şeker, ½ çay kaşığı tuz ve biraz limon suyu ekleyerek de sporcu içeceğine benzer bir içecek hazırlayabilirsiniz.
Su içmek için, susama duygusunu beklenmeme­lidir. Çünkü vücudunuzdaki su az ise susama duy­gusu ortadan kalkmaktadır. Ancak vücudunuzdaki suyun yeterli olup olmadığı idrarın rengine bakarak kolaylıkla anlaşılabilir. İdrar rengi koyu ise vücuttaki su miktarı yetersiz, idrar rengi açık ise vücuttaki su miktarının yeterli olduğu anlaşılabilir. Ayrıca normal­den daha az idrara çıkılıyorsa da vücudunuz susuz kalmıştır. Vücudun susuz kalmaması için bol bol su içilmelidir. Harcadığınızdan fazla enerji alınmamalıdır.
Eğer yüksek enerji alımı varsa, yani “harcadığımızdan daha fazla yer­sek”, zaman içerisinde kronik hastalıklara neden olabilecek beden kitle artışı yaşarız. Geleneksel beslenme özelliklerimizi koruyamayarak, öneril­meyen “yeni yaşam tarzlarını” kabullendik. Bu gibi diyetleri (hamburger, pizza, kızartma…) tüketmenin yanı sıra, yürüme ve bisiklete binmeyi bı­raktık ve tüm motorize taşıtları kullanmaya başladık. Artık daha az hareket ediyor, boş zamanlarımızda bilgisayarın karşısında oturuyoruz veya tele­vizyon izliyoruz.
Sağlıklı vücut ağırlığı, besin piramidinde gösterildiği gibi sağlıklı besin­leri yeterli miktarlarda seçerek ve günlük fiziksel aktiviteyi dengeleyerek başarılabilir. Sağlıklı vücut ağırlığı, cinsiyet, boy, yaş ve kalıtımsal özellikleri içeren birçok etkene bağlıdır. Artan vücut kitlesi, kalp hastalıkları ve kanseri içe­ren birçok hastalığın gelişme riskini arttırır. Vücuttaki yağların fazlalılığı gereksinimi olandan daha fazla enerji tükettiğinizde görülmektedir. Bu ekstra enerji alımı protein, yağ, karbonhidratlar veya alkolden kaynaklana­bilir. Ancak yağlar en yüksek enerji veren kaynaklardır. Fiziksel aktivite günlük enerji harcamasını artırmanın iyi bir yolu ve kişi­nin kendini iyi hissetmesine yardımcıdır. Günlük tempolu yürüyüşlerin (6 km / 60 dk) enerji dengesinin korun­masında tatmin edici olduğu saptanmıştır. Günlük yürüyüşler birçok kısa seansla başarılabilir. Aynı etki 30–60 dakika bisiklete binme, yüzme, diğer sporlar veya hafif koşu ile de sağlanabilir.
• Vücut ağırlığınızı ve vücut bileşiminizi kontrol edin “Beden Kütle İndeksi” (BKİ) = 18.5 – 25 kg/m² aralı­ğında olmalıdır. Kendi kendiniz de BKİ = ağırlık (kg) / boy uzunluğu (m²) formülüyle BKİ’nizi kolayca hesaplayarak normal vücut ağırlığında olup olmadığınızı kontrol edebi­lirsiniz. Örnek: Boyu 160 cm, vücut ağırlığı 55 kg olan bir kişinin BKİ’si BKİ=55/(1,60)²=21.4’tür.Vücut ağır­lığı normal sınırlardadır. Ancak dü­zenli ve ağır egzersiz yapan bireyler (sporcular) için vücut ağırlığının uygunluğunu belir­lerken BKİ hesaplamasına göre değerlendirme yap­mak doğru değildir. Kas kitlesi fazla olan bireylerin BKİ’si kişi şişman olmamasına rağmen normal değerlerin üzerinde (şiş­man gibi-BKİ=26) çıkabilir. Bu duruma genelde sporcularda rastlanır. Bu nedenle vücut bileşimi (vücut yağ yüzdesi) de kontrol edilmelidir. Vücut yağ yüzdesi ve vücut ağırlığı fazla ise yapılacak olan egzersiz ile birlikte uygulanacak diyetisyen kontrolündeki zayıflama diyeti ile haftada 0.5 – 1 kg ağırlık kaybı uygun görülmekte bu değerin üzerine çıkılmaması öneril­mektedir.
• Besinleri dengeli tüketin Eğer, porsiyon ölçülerini uygun miktarlarda tutarsanız; herhangi bir besini diyetinizden çıkarmadan, ondan keyif alarak tüketebilirsiniz. Eğer dışarıda yerseniz, bir porsiyonu arkadaşınızla pay­laşmalısınız.
• Sık sık yiyin Öğün atlamak, özellikle kahvaltı öğününü atla­mak, genellikle izleyen öğünlerde fazla yeme, azalan iş kapasitesi ve kontrol dışı açlığa yol açabilir. Öğünler arası atıştırma, açlığı gidermeye yardımcı olabilir; ancak dü­zenli öğünlerin yerine geçmemesi için ara öğünlerde çok fazla yenmeme­lidir.

SİZİN İÇİN SAĞLIKLI BİR DİYET NASIL OLMALIDIR?
Vücudumuzun sağlıklı çalışmasını sağlayan elzem makro (karbonhid­rat, yağ ve proteinler) ve mikro besin öğelerinin (mineraller ve vitaminler) yeterli ve dengeli alımıdır. Sağlıklı bir diyetin amacı; çocuk ve gençlerde normal büyüme ve gelişim ile vücudun tüm organlarının günlük işlevlerini hem dinlenme hem de aktivitelerimiz sırasında sağlaması gerektiğidir. Diyetin kalitesi, tüketilen miktar ve beslenme zamanı egzersiz perfor­mansını etkilemektedir. Besinlerin çeşitliliğine önem verilmesi vitamin ve minerallerin yeterli alımını sağlar. Sihirli bir formül olmasa da, iyi perfor­mans ve sağlığı destekleyen temel diyet prensipleri şunlardır:
• Enerji ihtiyacını karşılamak için yeterli düzeyde besin tüketmek,
• Enerjiyi büyük oranda karbonhidratlardan sağlamak,
• Performans ve sonrasındaki dönemde karbonhidrat gereksinmesini karşılamak için yiyecek ve içecekleri düzenlemek,
• Protein, vitamin ve mineral gereksinimlerini karşılayabilmek için çe­şitli türde besinler tüketmek,
•Hidrasyonu korumak için yeterli düzeyde sıvı almak,
• Besin destek ürünleri kullanımında dikkatli olmak.

Sağlıklı yaşam için kendinize aşağıdaki soruları sorunuz:
Kaç ana öğün ve kaç atıştırma öğününüz var?
Günlük diyetinizde (kahvaltı, öğle ve akşam yemeği) hangi besinleri ne kadar tükettiğinizi hiç düşündünüz mü?
Günlük olarak ne kadar taze meyve ve sebze tüketiyorsunuz ve as­lında ne kadar tüketmelisiniz?
Boş zamanlarınızda fiziksel olarak ne kadar aktifsiniz?

NASIL BESLENMELİYİZ?
Aldığımız besin öğeleri kalp, beyin, karaciğer gibi organlar ve nefes alma gibi hayatı destekleyici fonksiyonların korunması için gerekli olan enerjinin sağlanmasında temel rol oynamaktadır. Her zaman oturmayız; hareket ederiz, yer değiştiririz ve çalışırız. Bunlar da enerji gerektirir. Belki de en iyi kıyaslama ve en popüler olan otomobil örneğidir. Otomobil yakıt olmadan çalışır mı?
Varlığımız için elzem olan enerji temel olarak, şekerlerle (karbonhid­ratlarla) sağlanır. Sadece enerji kaynağı olarak karbonhidratların kullanı­lamadığı durumlarda, yağlar (lipidler) kullanılır. Yağlar temel olarak enerji sağlayan maddelerdir; ancak yağda çözünen A,D, E ve K vitaminlerini de taşırlar. Enerji, proteinlerden de sağlanabilir. Normal büyüme, gelişme ve tüm organlarının çalışması için, organizma vitamin ve minerallere de ge­reksinim duyar.
Yapılan çalışmalardan elde edilen veriler, yeme alışkanlıklarımızın sağ­lıklı olmadığına ve bazı düzeltmelerin gerekliliğine işaret etmektedir. Mev­cut veriler, antropometrik ölçümler ile birleştirildiğinde toplumun sağlık durumunun risk altında olduğu görülmektedir. Beden kitle indeksine da­yandırılarak, kişilerin %50’sinden fazlası fazla kilolu, yaklaşık olarak yarısı yüksek kan basıncına sahiptir.
Egzersizin yüksek kan basıncını düzenleyici rolü bulunduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.
Popülasyonun sadece %15’inin ayda 2 kereden fazla en az 30 dakika egzersiz yaptığı gerçeği göz önüne alınırsa, sağlıksız beslenme ve fiziksel aktivite ile ilgili olumsuz tablo daha açık hale gelmektedir.


beyhekim_anne-sutu-losemiden-de-koruyoryr29h8cz.jpeg

Yenidoğan bebekler için en mucizevi besinin anne sütü olduğunu biliyoruz, aslında anne sütünü sadece bir besin maddesi olarak tanımlamak da çok yetersiz kalıyor. Gün geçmiyor ki anne sütünün yararları hakkında yeni bir bulgu, yeni bir çalışma açığa çıkmasın! Haziran 2015′te yayınlanan bir çalışmada en az 6 ay anne sütü alan bebeklerde, daha kısa süre emen veya hiç anne sütü alamayan bebeklere göre lösemi görülme sıklığının belirgin şekilde azalmış olduğu gösterilmiş. Bu çalışmaya göre; çocukluk çağı kanserlerinin % 30′unu oluşturan lösemi, en az 6 ay anne sütü almış olan çocuklarda % 19 daha az sıklıkla görülmektedir. Bilim insanları, bunun nedeniyle ilgili çeşitli hipotezler ileri sürüyorlar. Özellikle de, anne sütü yoluyla anneden bebeğe geçen bağışıklık maddelerinin bu korunmada etkili olduğunu düşünmekteler.

Anne sütünün yararları konusunda sık sık karşımıza yeni bilgiler çıkarken, Dünya Sağlık Örgütü ve UNİCEF’in anne sütü ile ilgili önerilerini de hatırlayalım:

• Bebekler ilk 6 ay, su bile verilmeden sadece anne sütü almalılar.
• Doğum sonrası yeni anneye mümkün olan en kısa zamanda emzirmesi için yardımcı olunmalıdır.
• Yenidoğan döneminde tıbben gerekli olmadıkça hiçbir takviye önerilmemeli
• Bebek 3-4 haftalık olup memeyi etkili bir şekilde emmeyi başarana kadar emzik verilmemelidir.
• Bebek annesine yakın bir yerde uyumalıdır.


beyhekim_anne-sutu-nasil-saklanirunxpn3u9.jpeg

Pompayla sağılan anne sütünün uygun ve güvenli bir şekilde nasıl saklanacağını bilmek önemlidir. Yapılması ve yapılmaması gerekenlere bir göz atalım;

Sağılmış bir sütü saklamak için nasıl bir kap kullanmalıyım? Sağılmış sütü, bulaşık makinesinde ya da sabunlu sıcak suyla yıkanmış ve iyice durulanmış kapaklı bir cam ya da plastik kapta saklayabilirsiniz. Kullanma suyunun kalitesiyle ilgili tereddütleriniz varsa, kabı yıkadıktan sonra kaynatabilirsiniz.

Sütü üç veya daha az gün içinde kullanmak üzere biriktiriyorsanız süt biriktirmek ve saklamak için özel olarak tasarlanmış plastik torbalar da kullanabilirsiniz. Plastik torbalar, ekonomik olmalarına rağmen, uzun vadeli saklamalar için tavsiye edilmez çünkü sütü döküp sızdırabilirler ve sert malzemeden yapılmış kaplara nazaran daha kolay mikrop kaparlar. Ayrıca, uzun vadeli saklamalar sırasında sütün içindeki bazı maddeler yumuşak plastik torbaya yapışarak bebeğinizi gerekli besinlerden yoksun bırakabilir.

Sağılmış Anne Sütü En İyi Şekilde Nasıl Saklanabilir?
Bu sütü buzdolabında ya da derin dondurucuda saklayabilirsiniz. Suya dayanıklı etiketler ve mürekkep kullanarak her kabın üzerine sağıldığı tarih ve saati yazın. Kapları buzdolabının veya derin dondurucunun en soğuk olduğu arka bölüme yerleştirin. En önce en eski tarihli olanı kullanın.

İsrafı en aza indirgemek için, her kaba bebeğinizin bir öğünde tüketeceği kadar süt koyun. Ayrıca, beklenmedik durumlar ve beslenme düzeninde olabilecek gecikmeler için daha küçük miktarlarda (25-50 gram) süt depolayın. Anne sütünün donduğu zaman genleştiğini aklınızdan çıkarmayın ve kapları ağzına kadar doldurmayın.

Saklama Kabındaki Süte Taze Sağılmış Süt Ekleyebilir Miyim?
Buzdolabında soğutulmuş ya da donmuş süte taze sağılmış süt ekleyebilirsiniz ama aynı gün sağılmış olması koşuluyla. Taze sağılmış sütü daha önce sağılmış olan süte ilave etmeden önce mutlaka en az bir saat buzdolabında ya da buz kutusunda soğutun. Ilık anne sütünü donmuş süte ilave etmeyin çünkü kısmi olarak çözülmesine neden olur. Farklı günlerde sağılmış olan sütleri ayrı kaplarda saklayın.



Beyhekim Resmi Logo

YENİLİYOR, YENİLENİYOR, GELİŞİYORUZ





×