Blog


Prostat1

Prostat2

Prostat içerisinden hem idrar borusu geçer hem de boşalma (ejekulasyon) sırasında meni idrar yoluna boşalır ve idrar borusundan dışarı çıkar.

Erkek Ürogenital Sisteminin Yan Kesiti

Prostat3

Prostat, sadece erkeklerde bulunan, gözümüz, kulağımız gibi asli bir organımız olup, idrar torbasının çıkışında, idrar kesesinin (mesane) hemen altında ve rektumun (kalın bağırsağın son bölümü) önünde yer alır. Başlıca işlevi üreme ile ilgili olup, yaklaşık bir ceviz iriliğinde 18-20 gramlık bir salgı bezidir. İçinden hem idrar kanalı (üretra) geçer, hem de meni boşaltım kanalları geçer. Meni prostatın içerisinden geçip idrar yoluna boşalarak dışarı atılır.
Prostatın önemi, hem meni (semen/ er suyu) olarak adlandırılan sıvının büyük bir kısmını salgılaması, hem de bu sıvı içerisinde spermlere canlılık ve hareketlilik kazandıran, spermleri koruyan birtakım maddelerin bulunmasından dolayıdır. Boşalma ( ejakülasyon ) ile ortaya çıkan meninin yaklaşık olarak yalnızca % 5-10’luk kısmını sperm hücreleri oluşturur, geri kalan büyük kısmını diğer bezlerden (Seminal bez, Prostat ve Bulboüretral bez) gelen ve spermin kadın üreme organlarında canlı kalmasını sağlayan sıvılar oluşturur. Prostat salgısında bir problem olması durumunda, sperm hareketleri ve canlılığı bozulacağı için çocuk sahibi olma konusunda sorun oluşabilir, yani kısırlığa sebep olabilir.
Prostat yaşlanmayla birlikte erkeklerin çoğunda boyut olarak büyüme gösterir, genelde dışa doğru büyüme ile içe doğru büyüme yani, idrar borusunu sıkıştırma orantılıdır, prostat ne kadar büyükse idrar yapma o kadar zorlaşır. Prostat normal boyutlarının üzerine çıktığında her erkekte benzer bir yol izlemez. Bazı erkeklerde prostat içinden geçen idrar kanalına doğru büyüme olurken, bazı erkeklerde de idrar torbasının içine doğru büyüme gerçekleşir. Bu tip büyümelerde, ultrason görüntülerinde prostat hafif büyümüş olarak görünürken hastada ciddi şikayetler oluşabilir. Prostatın dışarıya doğru genişlediği durumlarda, eğer idrar yolunu sıkıştırmamışsa, prostat çok büyük olmasına rağmen hastada aynı oranda şikâyet oluşmaz. Yani erkek hastalarda prostatı değerlendirirken sadece hacim olarak büyümesine bakmayız, esas olarak idrar yolunu sıkıştırma ve buna bağlı idrar yapmada zorluk yapma düzeyine bakarız. Hastada dışa doğru belirgin büyümüş prostat olabilir, işemesi rahatsa ve işeme testleri ve kanser tarama testleri normalse hasta genelde 6 aylık periyotlarla izleme alınır.
Prostat büyümesine bağlı şikâyetler nelerdir:
• Sık tuvalete gitme,
• İdrar yaparken yanma,
• Geceleri idrar yapmak için uykudan kalkma,
• Bir anda tuvalet ihtiyacı hissedip, hızla tuvalete koşma ve bazen idrar kaçırma,
• İdrar başlangıcında bekleme, kesik kesik, ince ve çatallı işeme,
• İdrar bitiminde uzun süren damlama ve idrar bitmemiş, halen idrar var hissi duyma,
• Mesane bölgesinde ağrı

Prostat büyümesinin tanısı nasıl konulur?
Prostat büyümesinin tanısı kan ve idrar tahlilleri ile ultrasonografi, idrar akım testi (üroflow) gibi hastayı herhangi bir şekilde rahatsız etmeyecek tetkik ve tahliller ile konulmaktadır.
Hastada antibiyotik ve antienflamtuar tedaviye rağmen devam eden PSA yüksekliği varsa, rektal muayenede veya ultrason incelemesinde prostatta nodül saptanmışsa, Multi Parametrik Prostat MR incelemesi ve gerektiğinde Transrektal Prostat Ultrasonu kılavuzluğunda Prostat İğne Biyopsi işlemi yapılarak olası bir Prostat Kanseri olup olmadığı netleştirilmelidir.
Çünkü İyi huylu prostat büyümesinin (BPH: Benign Prostat Hiperplazisi) tedavisi farklı, Prostat kanserine bağlı prostat büyümesinin tedavisi farklıdır.
Bir hastada hem BPH, hem de prostat kanseri birlikte bulunabilir, tedavi hastalığın evresine ve idrar yolunda yaptığı sıkışmaya göre değişkenlik gösterir.40 yaşın üzerindeki her erkeğin, idrarla ilgili sıkıntıları olsun ya da olmasın, en az yılda bir kez prostat muayenesi ve PSA testi için Üroloğa gitmesi önerilmektedir. Özellikle 1. derece akrabalarında (baba, erkek kardeş) prostat kanseri olan kişilerde bu kontroller çok önemlidir. Çünkü 1.derece akrabalarında prostat kanseri olan erkeklerde, prostat kanseri görülme riski, diğer erkeklere oranla 2-6 kat daha fazladır.

İyi Huylu Prostat Büyümesinin (BPH) Tedavisi
BPH tedavisi; Medikal tedavi ve Cerrahi tedavi olarak iki ana gruba ayrılır.
BPH tedavisinde ilk tedavi yaklaşımı medikal tedavi olmalıdır. Medikal tedavinin başarısız olduğu durumlarda diğer tedavi yöntemleri düşünülmelidir.
İlaç tedavisinde amaç, idrar akışını rahatlatmaktır, bu amaçla kullanılan ilaç grupları ve kısaca etki mekanizmaları şunlardır.
1- Alfa Bloker İlaçlar:
Bu gruptaki ilaçlar mesane çıkımı ve prostatik üretradaki düz kasları gevşeterek idrar akış hızını artırırlar, yani daha rahat idrar yapmayı sağlarlar. (Tamsulosin, Terazosin, Alfuzosin, Silodosin, Doksazosin)
Bu ilaçlar aynı zamanda damar düz kaslarını da gevşettiği için bir miktar tansiyon düşüklüğüne de yol açarlar.
En belirgin yan etkileri;
– Ortostatik Hipotansiyon (ani ayağa kalkışlarda ani olarak tansiyon düşmesi ve göz kararması, bu nedenle yavaş ayağa kalkma önerilir)
-Retrograd ejekulasyon ( meninin dışarı atılamaması, kişi orgazm olur ama mesane çıkışı gevşediği için meni mesaneye boşalır daha sonra idrarla atılır)
2- Prostat hacminde azalmaya yol açan ilaçlar ( 5-alfa redüktaz inhibisyonu yapıp, testosteronun di-hidro testosterona dönüşümünü engelleyerek etki ederler. Etken maddesi Finasderid, Dutasterid olan ilaçlar)
3- Sabal ekstresi denilen bir bitki ekstersi de bazen medikal tedavide kulanımaktadır.
4- Üriner enfeksiyon saptanırsa, kültür-antibiogram testi sonucuna göre uygun antibiyotik tedavisi uygulanır.

Medikal tedavinin yeterli olmadığı durumlarda cerrahi tedavi yöntemleri gündeme gelmelidir. Bu yöntemler kısa başlıklar halinde şöyle sıralanabilir;
Açık Prostatektomi
Transuretral rezeksiyon (TUR) (Bipolar enerji, Plazmokinetik enerji veya Monopolar enerji ile yapılır)
Transuretral yolla uygulanan Lazer Enükleasyon (HOLEP-Holmium Lazer ile yapılır)
Transuretral yolla uygulanan Lazer Vaporizasyon (Buharlaştırma-KTP, Diod, Thulium Lazer ie yapılır)
Güncel olarak en son uygulamaya konulan tedavi; Transperineal Prostat Laser Ablasyon Tedavisidir.Bu yöntemde herhangi bir cerrahi işlem yapılmadan direkt olarak ince iğnelerle, ağrısız bir şekilde prostat içerisine laser fiber uçlarını yerleştirerek prostat içerisine laser uygulamaktayız.Bu yöntemde kanama olmaması , cinsel fonksiyonların bozulmaması, idrar kaçırma riskinin olmaması en önemli avantajlardır.İşlem lokal anestezi ile uygulanabildiğinden ağır hastalığı olan, yaşlı hastalara da güvenli bir şekilde uygulanabilmektedir. Kliniğimizde bu uygulamaya başlanmıştır.
Bu yöntemde prostat kanserinin tedavisi de mümkündür. Erken yakalanmış, prostat dışına yayılmamış kanserli hücreler lazerle yakılmak sureti ile diğer tedavi yöntemlerine göre çok daha kolay bir şekilde tedavi edilmektedir.
Prostat kanserinin diğer tedavi yöntemleri ise, prostatın tümüyle,( içe büyüyen doku ve kabuk birlikte çıkartılır) seminal keselerle birlikte çıkartılır. Bu işleme Radikal Prostatektomi denilir. İşlem, Açık Cerrahi, Robotik Cerrahi, Laparoskopik Cerrahi yöntemlerinden birisi ile yapılır. Patoloji sonucuna göre gerekirse radyoterapi, hormonal tedavi, kemoterapi gibi ek tedaviler uygulanabilir.

Prostat4
Büyümüş prostatın endoskopik görünümü

Prostat5

Prostat6
TUR Prostatektomi şematik görünüm

Prostat7
Laser Prostatik Vaporizasyon (Buharlaştırma) şematik görünüm

Prostat8
Lazer Vaporizasyon sonrası prostatik üretranın endoskopik görünümü



Erektil Disfonksiyonu (Cinsel Fonksiyon Bozukluğu, Sertleşme Sorunu) olan erkeklerde, bu sorunun tedavisinde en yeni tedavi yöntemi EDSWT tedavisidir.
EDSWT (ERECTIL DISFONCTION SHOCK WAWE THERAPY) : Erektil Disfonksiyonda Şok Dalga Tedavisi; herhangi bir cerrahi işlem gerektirmeyen, anestezi gerektirmeyen, hastanede yatış gerektirmeyen, ağrısız, ortalama 45 dakika süren, penis ve çevresine özel bir cihazla uygulanan şok dalga tedavisidir.
Cinsel organa uygulanan bu şok dalgaları iki türlü oluşur:
1- Piyezo-Elektrik sistemle oluşan elektriksel şok dalgaları
2- Elektro-Manyetik sistemle oluşan manyetik şok dalgaları
Hastanemizde Manyetik şok dalgaları oluşturan NOVAMEDTEK marka cihazla (Novamed ED60), Lineer uygulayıcı ile EDSWT tedavisi uygulanmaktadır.
Haftada 2 gün (Örnek, Pazartesi-Cuma) 3 hafta toplam 6 seans uygulama yapılmaktadır.
Her seansta penis ve çevresine 4 odak halinde, her odaktan 7500 şok dalga atışı yapılarak toplam 3000 şok dalgası verilmektedir.
6 seanslık uygulamada toplam 18.000 atış yapılmaktadır.
EDSWT tedavisine ek olarak hastaya PRP tedavisi önerilmekte ve Medikal ilaç tedavisi ile desteklenmektedir. 3 ay sonra hasta kontrole çağrılmakta, kontrol sonrası gerekirse 1 kür daha EDSWT ve PRP tedavileri uygulanmaktadır.
Erektil Disfonksiyonda ana sorun, penise gelen damarların çeşitli nedenlere bağlı olarak daralması ve bu nedenle sertleşme için yeterli miktarda kanın penisin sertleşme cisimlerine girememesi sonucu sertleşme sorunu ortaya çıkar.
Sertleşme sorunu, daha çok 40 yaş ve üzeri Diyabet hastalarında, Prostat hastalarında, Prostat kanseri nedeni ile Radikal Prostatektomi Ameliyatı olan bazı hastalarda, pelvik bölgeye Radyoterapi uygulanan hastalarda, Kolesterol yüksekliği ve Hipertansiyonu olan bazı Kalp ve Damar hastalığı olanlarda, Aşırı kilosu olan Obez hastalarda, Alkol ve Sigara tüketen hastalarda, Psikolojik sorunları olan hastalarda daha sık görülür.
EDSWT, 40 yaş üzeri erkeklerin yaklaşık % 50’sinde gözlenen sertleşme sorunu (Erektil Disfonksiyon) için geliştirilmiş yeni bir tedavi yöntemidir.
Yapılan bilimsel araştırmalarda, Novamed ED 60 cihazının oluşturduğu manyetik şok dalgalarının kök hücreler aracılığı ile bozulmuş olan damar iç yapısını onardığı ve yeni mikrodamarlar oluşturduğu(NEOENDOTELİZASYON ve ANJİOGENEZ), böylece penisteki kanlanmayı artırarak sertleşme sorununun ana nedenini tedavi ettiği kanıtlanmıştır.
EDSWT tedavisi PRP tedavisi ve Medikal Tedavi ile desteklendiğinde Sertleşme Sorunu çok daha başarılı bir şekilde çözülmektedir.
PRP (PLATELET Rich Plasma = Trombositten Zengin Plazma) , kişinin kendi kanından elde edilen plazma sıvısıdır.
Hastadan alınan 15cc kadar kan, tek kullanımlık PRP hazırlama kitinde bulunan filtreler ve santrifüj yardımı ile işlemden geçirilerek yaklaşık 5 cc kadar PRP sıvısı elde edilir. PRP sıvısının içerisinde yoğun bir şekilde Trombositler (PLATELET) ve büyüme faktörleri (PDGF, VEGF, TGF-alfa ve TGF-beta) mevcuttur. PRP sıvısı penisin serleşme sağlayan cisimlerine (Korpus Kavernozum= Kavernöz Cisim) insülin enjektör iğnesi yardımı ile verilir. PRP sıvısı hasta olan bölgeye enjekte edildiğinde bu bölgeyi tamir eder, doku iyileşmesini uyarır, mevcut dokuları büyütür ve bu dokulardaki kök hücreleri de uyararak dokuların gençleşmesini sağlar. Ancak PRP tedavisi direkt olarak bir KÖK HÜCRE tedavisi değildir.
Organik nedenlere bağlı olarak meydana gelen ereksiyon sorununda penisteki kılcal damarların tıkanması, apoptozis dediğimiz yaşlanmaya bağlı hücre ölümü, ölen hücrelerin yerine kollagen dokusunun artması ve fibrozis gelişimi ile penisin sertleşme fonksiyonu ve elastikiyeti bozulur. Yani sertleşmeyi sağlayan kavernöz cisimlerin içerisindeki kılcal damarlar azalır, düz kasların yerini sert, elastik olmayan sert fibrotik dokular alır. Böylece penisin sertleşmesi ve sertliğini sürdürebilme kabiliyeti bozulur.
PRP sıvısının penisin sertleşmeyi sağlayan kavernöz cisime enjekte edilmesi, sertleşmeyi sağlayacak yeni damar oluşumunu (ANJİOGENEZİS), dokuların yenilenmesini (REJENERASYON) ve gençleşmesini (REJUVENASYON) sağlar.
Sertleşme sorununda PRP tedavisi toplam üç seans olacak şekilde iki günde bir uygulanır.3,6 ve 12 aylarda tek doz olacak şekilde yapılan idame tedavisi, etkinliği artırır.
Organik nedenlerle oluşan EREKTİL DİSFONKSİYONUN tedavisinde hem EDSWT hem de PRP tedavileri etkili tedavi yöntemleridir. Yapılan çalışmalar bu iki tedavinin birlikte uygulanmasının, tedavi etkinliğini belirgin olarak artırdığını göstermektedir.
Önce ESWT tedavisi uygulanarak şok dalgaları ile kavernöz cisimlerde mikro travmatik, uyarıcı alanlar oluşturulmakta, vücudun tamir hücreleri (plateletler) bu alanı tamir etmeye başlayarak yeni damar oluşma işlemini başlatmaktadırlar.
PRP sıvısı ise yapılan işlemlerle plateletten (trombositten) zenginleştirilmiş bir sıvı olduğu için, kavernöz cisimdeki bozulmuş olan alanları daha yüksek etkinlikte tamir etmektedirler.
Bu nedenle Erektil Disfonksiyon tedavisinde, önce EDSWT uygulaması bitiminde PRP uygulaması ile en etkin tedavi sonuçlarına ulaşmaktayız.



Üroloji, kadın ve erkeklerin üriner sistemleri ile erkeklerin üreme sistemlerini inceleyen tıp dalıdır..
Üriner sistem; Böbrekler, idrar kanalları (üreterler), idrar kesesi (mesane) ve idrar kanalından (üretra) oluşan bir sistemdir.
İdrar kanalı (üretra) kadınlarda yaklaşık 3-5 cmdir. Mesane ile vajina çıkışı arasında bulunur.
Erkeklerde ise mesane ile penis ucu arasında yer alır, yaklaşık 20-25 cm uzunluğundadır, mesane çıkışında prostat içerisinden geçer ve penis içerisinde devam eder.
Üroloji dalı, kadın ve erkeklerin üriner sistemine ait hastalıkların tanı ve tedavisini kapsar.
Ayrıca erkeklerin üreme ve genital sistemi (Penis ve testisler) hastalıklarının tanı ve tedavisini kapsar.
Üroloji branşı, açık cerrahi ameliyatlar yanında, endoskopi ve laparoskopi gibi modern teknolojik yöntemlere dayalı kapalı ameliyatları da gerçekleştirir. Bu girişimleri aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz.

1. Androloji ( Erkek Cinsel İşlev Bozuklukları Tanı ve Tedavisi)
• Erkek infertilitesi (kısırlık),
• Erektil disfonksiyon (sertleşme sorunları), medikal ve girişimsel tedavileri (EDSWT-Penise Şok Dalga Tedavisi, PRP tedavisi),
• Prematür ejekülasyon (erken boşalma),
• Peniste şekil bozuklukları ve eğrilik (peyroni hastalığı),
• Varikosel (testis damarlarında varisleşme) cerrahi ve medikal tedavileri (Varikoselin mikroskobik görüş altında, intraoperatif dopler kullanılarak MİKROCERRAHİ yöntemi ile tedavisi)

2. Endoüroloji
• Böbrek, üreter, mesane, prostat hastalıkları (taş, tümör, darlık vb.), endoskopik (kapalı) ameliyat ve tedavileri.
• Tanısal Sistoskopi, üreterorenoskopi işlemleri
• Böbrek, üreter ve mesane taşlarının üreteroskopik ( kapalı)yolla lazer kullanılarak kırılıp temizlenmesi (URS-RİRC)
• Prostat hastalıklarında, Füzyon Biyopsi tekniği ile Transrektal Prostat Kılavuzluğunda Biyopsi işlemi.
• Prostat hastalıklarında Lazer veya Bipolar sistemle Endoskopik(Kapalı) Prostatektomi ameliyatları
• Laparoskopik olarak böbrek, mesane ve prostat ameliyatları
• Lazer kullanılarak ameliyatsız prostat tedavisi (Trans Perineal Lazer Prostat Ablasyon Tedavisi TPLA)
• Prostat kanserinde prostatı çıkartmadan kanser odağının lazerle yakılması tedavisi (Prostat kanserinde fokal ablasyon- organ koruyucu mikro invaziv cerrahi)

3. Kadın Ürolojisi- Ürojinekoloji
• İnkontinans (idrar kaçırma) medikal ve cerrahi tedavileri
• Mesane, rektum ve uterus sarkma ameliyatları
• TOT, TVT ameliyatları

4. Ürolojik Onkoloji
• Böbrek, mesane, prostat, testis kanserleri açık ve endoskopik (kapalı) ameliyatları ve medikal tedavileri

5. Çocuk Ürolojisi
• İnmemiş testis (testisin yerinde olmaması),
• Hipospadias (İdrar deliği), VUR (böbreğe idrar kaçağı), enürezis nokturna (altına ıslatma), hidrosel (testis etrafında sıvı birikmesi), ingüinal herni (kasık fıtığı) ile sünnet, medikal ve cerrahi tedavileri


bebeklerde-hapşirik.png

Yenidoğan bebeklerde en sık gördüğümüz davranış, hıçkırık ve hapşırmadır.

Hıçkırık karın boşluğu ile göğüs boşluğunu ayıran diyafram kasının kasılması ile oluşur, bu kasılma sonucunda ise ses telleri birbirine yaklaştığı için hıçkırık sesi çıkar.

Yenidoğan bebekler de ise özellikle ilk aylarda sıkça ama 1 yaşa kadar da zaman zaman görülen hıçkırık, normal bir refleks olup; bebeğin doyduğunu, midenin büyümesi ve sindiriminin gelişmesinin yolunda gittiğinin de göstergesidir. Genellikle de beslenme sonrası midesi dolduğunda, gazı iyi çıkarılmadığında, hava yuttuğunda, ani sıcaklık değişikliğinde, heyecanlandığı zamanlarda görülebilir. Halk arasında da hıçkırdığı zaman söylenen” içi genişliyor” sözü de bir bakıma doğrudur. Çünkü anne karnında da bebeğin 4. ayından itibaren başlayan hıçkırık, ilk solunum hareketidir ve doğduktan sonra hıçkırması kalp ve akciğerlerin de gelişmesine yardımcı olur.Bebeklerin rahatsızlık duymadığı hıçkırık çoğunlukla ebeveynleri rahatsız eder, bazen bebek hıçkırık sebebiyle uykuya geçemiyorsa yutkunmasını sağlamak diyafram kasının ani spazmını geçirir. Geçmediği durumlarda parmağınızı limona sürerek bebeğinize tattırın, hiç bilmediği böylesi ekşi, ani bir tat şoku yaşamasına sebep olup , bir saniye nefesini tutar ve diyaframın spazmı açılır, böylece hıçkırık geçer.

Hapşırma ise, hele de banyo sonrası üst üste olmuşsa etrafınızdaki insanların “ah bebek üşüttü, hastalanıyor” endişesi ile sizi de tedirgin eden davranışlarına yol açar. Ev ekstra ısıtılır, zavallı bebecik bu sıcak ortamda “banyo yaptı, hapşırdu, hastalanacak” diyerek kat kat giydirilir, başına şapkalar takılır ve bu kadar sıcak ortam evdeki nem oranının azalmasına, havanın kurumasına sebep olur. Kuru hava bebeğin solunum yollarındaki mukozayı kuruttuğu için çatlaklar oluşur ve mikroplar bu mukoza çatlaklarına yerleşerek bebeği hasta eder. Hastalığın sebebi ise “banyo yaptı hapşırdu, üşüttü, hastalandı…” olur. Ondan sonra anne kış aylarında hastalanıyor düşüncesi ile bebeğine haftada bir gün banyo yaptırır. Üşütme hastalık sebebi değildir, hastalığa sebep olan mikroptur. Hapşırma ise bebeğin minicik burnunun içinde ki tıkanıklığı size bildiren, burnunun açılmasına yardımcı olan bir refleks harekettir. Bebeklerin o minik burun delikleri kolayca tıkanır ve nefes alma zorluğu yaşarlar, hatta meme ememezler, çünkü ağzı ile emerken burnundan da nefes almalıdır. Bana birkaç sene önce yeni doğum yapmış bir anne telefon açmıştı “ Ayşe hemşire, sizin bir seminerinize katılmıştım, emzirmeye çok rahat başladım, hiç sorun olmadı ancak iki gündür bebeğim emmiyor, sütüm de çok iyi, doktorla konuştuk o bize sütünü çek, biberonla ver dedi, ama biberon da almıyor, kaşıkla veriyoruz” dedi. Bana gelmelerini istedim, belki bir hata yapıyorlardı, birlikte emzirmeyi deneyelim diye düşündüm. Geldiklerinde bebeğin nefes sesinden burnunun tıkalı olduğunu anladım.

Burnuna serum fizyolojik damlatıp, burun aspiratörü ile de temizleyince bebek büyük bir açlıkla annesinin memesini yaklaşık bir saat boyunca emdi!!… Anladığınız gibi bebekler bizim gibi elleri ile ve yıkayarak burun sekresyonunu çıkaramadıkları ve kış aylarında da sümüğün kuruyarak kabuklaşması tıkanmaya yol açar. Hatta kapı açılıp yeni biri geldiğinde bile hapşırarak tepki verirler, minnacık ve hassas burunları yeni geldikleri bu dünyanın toz ve kirliliği ile çabucak tıkanabilir, o sebeple de sık, sık serum fizyolojik ve burun aspiratörü kullanarak burnunu temizlemek onun rahat nefes almasını ve emebilmesini sağlar. Çoğunlukla yatar durumda olması ve burun sekresyonunun genzine doğru akması bazen hırıltılı nefes almasına sebep olur, bu hırıltı sizi korkutmasın onlar bizim gibi öksürerek genzinde ki sekresyonu temizleyemezler bu durum da yine serum fizyolojik uygulaması nefes alışındaki hırıltıyı giderir. Nezle olması halinde ise durum kritik, çünkü bebeklerin östaki borusunun genze açılımı geniş ve östaki yolu kısadır, genelde yatar pozisyonda olduğu için burunda nezle olmasından ötürü artan sekresyon bu yola akar, yapışır ve oradan mikroplar, bakteriler çoğalarak bir kulak enfeksiyonu başlayabilir. Kulak iltihabı küçük bebekler de sakıncalı bir durumdur, kulak beyne çok yakın bir organ olduğu için iltihap beyin zarı meninkse atlayarak, menenjite de yol açar. İşte nezle olan bebeğinize her saat başı bol serum fizyolojik kullanarak yapacağınız burun yıkama işlemi ile; sekresyonun koyulaşıp yeşil renge dönüşmesini ve kulak yoluna yapışmasını önleyebilirsiniz, bir de yatağının baş tarafına bir yastık koyarak yatağın baş kısmını biraz yükseltin ki sekresyon kulak yoluna geçmeden aşağı akabilsin. Bu dönem de kakasında biraz mukus görmeniz mümkündür, telaşlanmayın, burnunda ki sekresyonun kakası ile de dışarı atılır.


beyhekim_atesli-havale-febril-konvulsiyon.jpeg

Ateş eşliğinde ortaya çıkan havaledir. Çocukluk çağı havalelerinin en sık görülenidir. Sıklıkla 6 ay- 5 yaş arası çocuklarda, en sık 18-22 aylar arasında görülür. Ailesel geçişin olduğu düşünülmektedir.
Havale bilinç kaybı, gözlerde kayma, dudaklarda morarma, nefesin kesilmesi, vücudun tümü ya da bir bölümünde kasılma, idrar veya dışkı kaçırma şeklinde ortaya çıkabilir. Havale öncesi ya da sonrasında 38,5 derece veya üstünde ateş vardır.
Ateşli havale genellikle kısa sürer; çoğu zaman 3 dakikadan kısadır ve hasta hekime ulaştığında havale bitmiştir. Hastaların ¼’inde ateşin ilk bulgusu ateşli havale olabilir.
15 dakikadan kısa süren, 24 saat içinde yinelemeyen havaleler basit havale olarak adlandırılır.

Nöbetin Tekrarlama Riskleri
• İlk ateşli havalenin bir yaşın altında geçirilmesi
• Birinci derece yakınlarda sara ya da ateşli havale öyküsünün bulunması
• Sık enfeksiyon geçirme
• Havalenin ateş hafif yüksekken (40 derecenin altında) ortaya çıkması
• Ateş yükselmesiyle havale arasındaki sürenin 2 saatten kısa olması
• Aileye bilgi ve uyarılar:
• Ateşli havalede ailesel yatkınlık olabilir
• Ateşli havale sara nöbeti değildir
• Üç yaştan sonra tekrarlama riski düşüktür
• Kısa süreli ateşli havale beyin hasarı yapmaz
• Aşı uygulaması risk taşımaz

Ateşli Havale 1/3 Oranında Tekrarlayabilir ve Bu Durumda;
• Hastanın düz bir zeminde yan yatırılması
• Hastayı tutarak havaleyi durdurmaya çalışılmaması
• Kasılmalar sırasında çene, kol ve bacakları açmaya uğraşılmaması
• Ağızdan hiçbir şey verilmemesi
• Soğan veya başka bir maddenin koklatılmaması
• Hastanın üstüne soğuk su dökülmemesi, ancak ılık su ile duş yaptırılabilir.


beyhekim_beslenme-ile-ilgili-altin-kurallar.jpeg

• Egzersiz yapanlar performanslarını artır­mak için enerji ve besin öğelerini yeterli almalı, dengeli ve çeşitli beslenmelidirler.
• Besin öğeleri 6 farklı kategoride değerlen­dirilir. Karbonhidratlar, yağlar, protein, vitamin, mineraller ve su.
• Besin öğelerinin büyüme-gelişmeyi desteklemek, enerji sağlamak, metabolizmayı düzenlemek gibi 3 ana fonksiyonu vardır.
• Egzersiz yapanlar en az 2-3 porsiyon süt, yoğurt, peynir, 2-3 porsiyon et, balık, kuru fasulye, yumurta ve kuruyemişler, 3-5 porsiyon sebze, 2-4 porsiyon meyve, 6-11 porsiyon ekmek, tahıl, pirinç ve makarna grubun­dan tüketmelidirler.

• Egzersiz yapanların en çok tüketmesi gereken kompleks karbonhid­rat içeren yiyecekler; ekmek, tahıl, pirinç ve makarnadır.
• Egzersiz yapanlar, kan şekeri düzeyini sabit tutmalıdır. Kas glikojen depolarını dolu tutmak için kompleks karbonhidrattan zengin besinleri tü­ketmelidir.
• Egzersiz yapanlar, uygun miktarda (orta düzeyde) protein tüketmeli­dir. Fazla miktarda protein tüketmek kas kitlesini artırmaz.
• Sindirimi uzun sürdüğü ve fazla tüketimi sağlık için zararlı olduğun­dan yağlı besinlerin tüketimi sınırlandırılmalıdır.
• Özellikle yoğun egzersiz yapanlar için antioksidan vitaminler olan A, C, E vitaminleri önem taşımaktadır, yoğun antrenmanlar sırasında vücutta oluşan zararlı maddelerin temizlenmesini sağlar.
• Egzersiz yapanlar için demir, kalsiyum ve çinko minerallerinin yeterli alımı önemlidir.
• Yeterli ve dengeli beslenildiğinde ek olarak vitamin, mineral, besin destekleri almaya gerek yoktur.
• Daha çok bitkisel kaynaklar olmak üzere, çeşitli besin tüketilmeli, hayvansal kaynaklı besinler sınırlı kullanılmalıdır.
• Besin tercihlerinin her zaman dengelenmesine özel gösterilmelidir.
• Diyeti karbonhidrattan zengin olan besinler üzerine kurulmalıdır. Günde birkaç kez tahıl ve tahıl ürünleri, ekmek ve makarna, pirinç…vb tüketilmelidir. Çeşitli tahıllar ve tahıl ürünleri, beslenme piramidinin temelinde gösterildi­ği gibi tüm öğünlerin temelini oluşturmalıdır. Dünya Sağlık Örgütü önerilerine göre; top­lam günlük enerji alımının yarısından çoğu bu besin grubundan sağlanmalıdır; çünkü yağ içeriği azdır ve hem besin öğesi hem de aktif besin bileşenleri içeriği yüksektir. Bu gruptaki besinler protein, diyet posası, mineral (kalsiyum, potasyum, magnezyum) ve B grubu vitamini alımlarına anlamlı derecede katkıda bu­lunur.
• Posa alımını artırmak için, kepekli ekmek, makarna ve diğer tahıl ürünlerinin de kullanılmasına gayret edilmelidir.
• Karbonhidrat tüketmekten çekinilmemelidir. Organizma için birinci derecede önemli enerji kaynağıdır ve karbonhidratların enerji içeriği yağ­dan daha azdır. Karbonhidratların 1 gramı 4 kkal, yağların 1 gramı 9 kkal sağlamaktadır.
• Posalı besinler insan sağlığı üzerindeki olumlu etkileri birçok araş­tırmayla belirlenen kompleks karbonhidratlardan oldukça zengindir. Kar­bonhidratların bu grubuna ait olan diyet posası, kabızlık, divertikül gibi hastalıklara ve hemoroide karşı koruyucu, kan kolesterolünü düşürmeye yardımcıdır. Vücut ağırlığının düzenlenmesinde de önemli rolleri vardır.
• Tercihen taze sebze ve meyveleri (günde en az 400 g) tüketilmelidir. Birçoğumuz bu besinleri yeterli düzeyde tüketmesek de, bu besinler orga­nizmamızın düzenli çalışması için elzem olan önemli mikro besin öğeleri (mineraller ve vitaminler) sağlamaktadır. Özellikle taze olan sebze ve mey­veler demir, kalsiyum, magnezyum, potasyum, A, C vitaminleri, folik asit, B6 vitamini, diyet posası, elzem besin öğeleri ve besin öğesi olmayan bileşenlerden zengindir. Ayrıca sebze ve meyvelerin yağ ve enerji içerikleri azdır ve “düşük enerji yoğun­luklu” besinlerdir. Bu nedenle günlük diyetle tüketimleri obezite ve obeziteyle ilişkili has­talık (kalp ve damar hastalıkları, bazı beyin hastalıkları, bazı kanser türleri, tip 2 diyabet vb.) riskini azaltmaktadır.
• Hayvansal kaynaklı besinler orta düzeyde tüketilmelidir.Hayvansal kaynaklı besinler çocuk ve gençlerin büyüme ve gelişimi için önemli olduğu gibi, yaşamın sonraki dönemlerinde de organizmanın düzgün çalışması için elzemdir. Bu grup biyolojik olarak değerli, iyi kali­teli protein ve organizmamızın sentezleyemediği elzem amino asitlerden oluşmaktadır. Ayrıca B12 vitamini (bitkisel kaynaklı besinlerde bulunmadığı için), demir, magnezyum, çinko, krom ve yağlardan da zengindir.
Diyetimizde çok az tüketilen balık, zengin omega-3 yağ asiti içeriğine bağlı olarak bazı kronik hastalıklara karşı önemli bir koruyucu etkiye sa­hiptir. Balık tüketimini artırmak gereklidir.
Süt ve ürünleri grubundan yağı azaltılmış ürünler seçilmelidir. Bu grup­taki besinler kemiklerin gelişimi için gerekli olan kalsiyum ve iyi kaliteli protein ve A, D, B grubu vitaminlerinin iyi kaynaklarıdır. Peynir kalsiyumun iyi bir kaynağı olmasına karşın yüksek miktarda tuz içermektedir. Bu ne­denle peynirin, düşük tuz içerenleri tüketilmelidir.
Egzersizin kötü kolesterolü (LDL’yi) düşürücü, iyi kolesterolü (HDL’yi) yükseltici olumlu etkisi vardır.
• Bol sıvı tüketin Su yaşamsal olarak önemli bir içecektir, su yeterli miktarlarda içilmelidir. Yetişkinler bir günde en az 2 litre, ortam çok sıcaksa veya fiziksel olarak aktiflerse en az 3 litre su içmelidir. Sade su hem hoş, hem de sağlıklı sıvının iyi bir kaynağıdır. Meyve su­ları, süt, çay, kahve, alkol içermeyen içecekler de sıvı gereksinimini karşı­lamak için iyi seçeneklerdir.
• Egzersiz yapanların vücutlarındaki sıvı miktarının azalması perfor­mansı düşürür.
• Egzersiz yapanlar, egzersiz sırasında her 15-20 dakikada yaklaşık 1 çay bardağı su tüketmelidir.
• Egzersiz yapanlar için en ideal içecek serin sade sudur.
• Su içmek için susama beklenilmemelidir.
• Vücudunuzdaki sıvı miktarının yeterli olup olmadığını anlamak için idrarın rengi ve miktarı kontrol edilmelidir. • Egzersizden önce ve sonra tartılarak kaybedilen vücut ağırlığı sapta­nıp, en az kaybedilen kilo kadar su içilmelidir.
Sıvı tüketimini artırmak için günün her saatinde sıvı tüketilmeli ve sıvı içeriği çok yüksek sebze ve meyveleri bolca yenilmelidir. Egzersiz yapan­lar için en ideal içecek sade sudur. Suyun yanında süt, ayran, meyve su­ları, çorba gibi içecekler de vücudumuzdaki sıvı miktarının artırılmasında yardımcı olurlar. Ancak çay ve kahve, vücutta çok fazla kalmazlar ve he­men dışarı atılırlar. Mümkünse daha az çay ve kahve tüketilmelidir. Kafein içeren yiyecek ve içeceklerden (ör: kahveden) uzak durulmalıdır. Kafein idrar oluşumunu uyarır ve vücutta sıvı kaybına yol açabilir, ayrıca idrar kesesinin dolu olması rahatsızlık verir.
Egzersiz öncesi, sırası ve sonrası da sıvı tüketimi artırılmalıdır. Egzersiz başlamadan 2 saat önce sıvı depolarını artırmak için yaklaşık 2-3 bardak su içilmelidir. Egzersiz sırasında da her 15-20 dakikada bir yaklaşık 1 çay bardağı su içilmelidir. Bunun için herkesin ayrı bir su şişesi olmalıdır. Eg­zersiz sonrasında da kaybedilen sıvı yerine koymalıdır. Bu nedenle egzer­siz sonrasında bol bol su içmelisiniz. Günlük en az 8-10 bardak su içilmesi gerekmektedir. Ayrıca sıcak ve nemli havalarda vücudumuzdan daha çok sıvı kaybolmaktadır ve bu nedenle sıcak ve nemli havalarda daha çok su içmeye gayret edilmelidir. Antrenmandan önce ve sonra tartılarak kaybe­dilen vücut ağırlığı saptanıp, en az kaybedilen kilo kadar su içilmelidir. Uzun süreli antrenmanlarda ve müsabakalarda sporcu içecekleri de kul­lanılabilir. Sporcu içecekleri % 6-8 oranında karbonhidrat ve sporcunun egzersiz sırasında kaybettiği elektrolitleri de içermekte olup uzun süreli dayanıklılık egzersizlerinde (koşu, yüzme, bisiklet, vb.) kullanımı uygun­dur. Ancak spor içecekleri yerine hazır meyve sularını, yarı yarıya sulan­dırarak da sporcuların egzersiz sırasında gereksinimi olan karbonhidrat sağlanabilir. Örneğin hazır alınan 200 ml’lik bir elma suyuna 200 ml su ila­ve ederek antrenman sırasında kullanabilirsiniz. Ayrıca 1 litre suya 12-15 adet küp şeker, ½ çay kaşığı tuz ve biraz limon suyu ekleyerek de sporcu içeceğine benzer bir içecek hazırlayabilirsiniz.
Su içmek için, susama duygusunu beklenmeme­lidir. Çünkü vücudunuzdaki su az ise susama duy­gusu ortadan kalkmaktadır. Ancak vücudunuzdaki suyun yeterli olup olmadığı idrarın rengine bakarak kolaylıkla anlaşılabilir. İdrar rengi koyu ise vücuttaki su miktarı yetersiz, idrar rengi açık ise vücuttaki su miktarının yeterli olduğu anlaşılabilir. Ayrıca normal­den daha az idrara çıkılıyorsa da vücudunuz susuz kalmıştır. Vücudun susuz kalmaması için bol bol su içilmelidir. Harcadığınızdan fazla enerji alınmamalıdır.
Eğer yüksek enerji alımı varsa, yani “harcadığımızdan daha fazla yer­sek”, zaman içerisinde kronik hastalıklara neden olabilecek beden kitle artışı yaşarız. Geleneksel beslenme özelliklerimizi koruyamayarak, öneril­meyen “yeni yaşam tarzlarını” kabullendik. Bu gibi diyetleri (hamburger, pizza, kızartma…) tüketmenin yanı sıra, yürüme ve bisiklete binmeyi bı­raktık ve tüm motorize taşıtları kullanmaya başladık. Artık daha az hareket ediyor, boş zamanlarımızda bilgisayarın karşısında oturuyoruz veya tele­vizyon izliyoruz.
Sağlıklı vücut ağırlığı, besin piramidinde gösterildiği gibi sağlıklı besin­leri yeterli miktarlarda seçerek ve günlük fiziksel aktiviteyi dengeleyerek başarılabilir. Sağlıklı vücut ağırlığı, cinsiyet, boy, yaş ve kalıtımsal özellikleri içeren birçok etkene bağlıdır. Artan vücut kitlesi, kalp hastalıkları ve kanseri içe­ren birçok hastalığın gelişme riskini arttırır. Vücuttaki yağların fazlalılığı gereksinimi olandan daha fazla enerji tükettiğinizde görülmektedir. Bu ekstra enerji alımı protein, yağ, karbonhidratlar veya alkolden kaynaklana­bilir. Ancak yağlar en yüksek enerji veren kaynaklardır. Fiziksel aktivite günlük enerji harcamasını artırmanın iyi bir yolu ve kişi­nin kendini iyi hissetmesine yardımcıdır. Günlük tempolu yürüyüşlerin (6 km / 60 dk) enerji dengesinin korun­masında tatmin edici olduğu saptanmıştır. Günlük yürüyüşler birçok kısa seansla başarılabilir. Aynı etki 30–60 dakika bisiklete binme, yüzme, diğer sporlar veya hafif koşu ile de sağlanabilir.
• Vücut ağırlığınızı ve vücut bileşiminizi kontrol edin “Beden Kütle İndeksi” (BKİ) = 18.5 – 25 kg/m² aralı­ğında olmalıdır. Kendi kendiniz de BKİ = ağırlık (kg) / boy uzunluğu (m²) formülüyle BKİ’nizi kolayca hesaplayarak normal vücut ağırlığında olup olmadığınızı kontrol edebi­lirsiniz. Örnek: Boyu 160 cm, vücut ağırlığı 55 kg olan bir kişinin BKİ’si BKİ=55/(1,60)²=21.4’tür.Vücut ağır­lığı normal sınırlardadır. Ancak dü­zenli ve ağır egzersiz yapan bireyler (sporcular) için vücut ağırlığının uygunluğunu belir­lerken BKİ hesaplamasına göre değerlendirme yap­mak doğru değildir. Kas kitlesi fazla olan bireylerin BKİ’si kişi şişman olmamasına rağmen normal değerlerin üzerinde (şiş­man gibi-BKİ=26) çıkabilir. Bu duruma genelde sporcularda rastlanır. Bu nedenle vücut bileşimi (vücut yağ yüzdesi) de kontrol edilmelidir. Vücut yağ yüzdesi ve vücut ağırlığı fazla ise yapılacak olan egzersiz ile birlikte uygulanacak diyetisyen kontrolündeki zayıflama diyeti ile haftada 0.5 – 1 kg ağırlık kaybı uygun görülmekte bu değerin üzerine çıkılmaması öneril­mektedir.
• Besinleri dengeli tüketin Eğer, porsiyon ölçülerini uygun miktarlarda tutarsanız; herhangi bir besini diyetinizden çıkarmadan, ondan keyif alarak tüketebilirsiniz. Eğer dışarıda yerseniz, bir porsiyonu arkadaşınızla pay­laşmalısınız.
• Sık sık yiyin Öğün atlamak, özellikle kahvaltı öğününü atla­mak, genellikle izleyen öğünlerde fazla yeme, azalan iş kapasitesi ve kontrol dışı açlığa yol açabilir. Öğünler arası atıştırma, açlığı gidermeye yardımcı olabilir; ancak dü­zenli öğünlerin yerine geçmemesi için ara öğünlerde çok fazla yenmeme­lidir.

SİZİN İÇİN SAĞLIKLI BİR DİYET NASIL OLMALIDIR?
Vücudumuzun sağlıklı çalışmasını sağlayan elzem makro (karbonhid­rat, yağ ve proteinler) ve mikro besin öğelerinin (mineraller ve vitaminler) yeterli ve dengeli alımıdır. Sağlıklı bir diyetin amacı; çocuk ve gençlerde normal büyüme ve gelişim ile vücudun tüm organlarının günlük işlevlerini hem dinlenme hem de aktivitelerimiz sırasında sağlaması gerektiğidir. Diyetin kalitesi, tüketilen miktar ve beslenme zamanı egzersiz perfor­mansını etkilemektedir. Besinlerin çeşitliliğine önem verilmesi vitamin ve minerallerin yeterli alımını sağlar. Sihirli bir formül olmasa da, iyi perfor­mans ve sağlığı destekleyen temel diyet prensipleri şunlardır:
• Enerji ihtiyacını karşılamak için yeterli düzeyde besin tüketmek,
• Enerjiyi büyük oranda karbonhidratlardan sağlamak,
• Performans ve sonrasındaki dönemde karbonhidrat gereksinmesini karşılamak için yiyecek ve içecekleri düzenlemek,
• Protein, vitamin ve mineral gereksinimlerini karşılayabilmek için çe­şitli türde besinler tüketmek,
•Hidrasyonu korumak için yeterli düzeyde sıvı almak,
• Besin destek ürünleri kullanımında dikkatli olmak.

Sağlıklı yaşam için kendinize aşağıdaki soruları sorunuz:
Kaç ana öğün ve kaç atıştırma öğününüz var?
Günlük diyetinizde (kahvaltı, öğle ve akşam yemeği) hangi besinleri ne kadar tükettiğinizi hiç düşündünüz mü?
Günlük olarak ne kadar taze meyve ve sebze tüketiyorsunuz ve as­lında ne kadar tüketmelisiniz?
Boş zamanlarınızda fiziksel olarak ne kadar aktifsiniz?

NASIL BESLENMELİYİZ?
Aldığımız besin öğeleri kalp, beyin, karaciğer gibi organlar ve nefes alma gibi hayatı destekleyici fonksiyonların korunması için gerekli olan enerjinin sağlanmasında temel rol oynamaktadır. Her zaman oturmayız; hareket ederiz, yer değiştiririz ve çalışırız. Bunlar da enerji gerektirir. Belki de en iyi kıyaslama ve en popüler olan otomobil örneğidir. Otomobil yakıt olmadan çalışır mı?
Varlığımız için elzem olan enerji temel olarak, şekerlerle (karbonhid­ratlarla) sağlanır. Sadece enerji kaynağı olarak karbonhidratların kullanı­lamadığı durumlarda, yağlar (lipidler) kullanılır. Yağlar temel olarak enerji sağlayan maddelerdir; ancak yağda çözünen A,D, E ve K vitaminlerini de taşırlar. Enerji, proteinlerden de sağlanabilir. Normal büyüme, gelişme ve tüm organlarının çalışması için, organizma vitamin ve minerallere de ge­reksinim duyar.
Yapılan çalışmalardan elde edilen veriler, yeme alışkanlıklarımızın sağ­lıklı olmadığına ve bazı düzeltmelerin gerekliliğine işaret etmektedir. Mev­cut veriler, antropometrik ölçümler ile birleştirildiğinde toplumun sağlık durumunun risk altında olduğu görülmektedir. Beden kitle indeksine da­yandırılarak, kişilerin %50’sinden fazlası fazla kilolu, yaklaşık olarak yarısı yüksek kan basıncına sahiptir.
Egzersizin yüksek kan basıncını düzenleyici rolü bulunduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.
Popülasyonun sadece %15’inin ayda 2 kereden fazla en az 30 dakika egzersiz yaptığı gerçeği göz önüne alınırsa, sağlıksız beslenme ve fiziksel aktivite ile ilgili olumsuz tablo daha açık hale gelmektedir.


beyhekim_anne-sutu-losemiden-de-koruyoryr29h8cz.jpeg

Yenidoğan bebekler için en mucizevi besinin anne sütü olduğunu biliyoruz, aslında anne sütünü sadece bir besin maddesi olarak tanımlamak da çok yetersiz kalıyor. Gün geçmiyor ki anne sütünün yararları hakkında yeni bir bulgu, yeni bir çalışma açığa çıkmasın! Haziran 2015′te yayınlanan bir çalışmada en az 6 ay anne sütü alan bebeklerde, daha kısa süre emen veya hiç anne sütü alamayan bebeklere göre lösemi görülme sıklığının belirgin şekilde azalmış olduğu gösterilmiş. Bu çalışmaya göre; çocukluk çağı kanserlerinin % 30′unu oluşturan lösemi, en az 6 ay anne sütü almış olan çocuklarda % 19 daha az sıklıkla görülmektedir. Bilim insanları, bunun nedeniyle ilgili çeşitli hipotezler ileri sürüyorlar. Özellikle de, anne sütü yoluyla anneden bebeğe geçen bağışıklık maddelerinin bu korunmada etkili olduğunu düşünmekteler.

Anne sütünün yararları konusunda sık sık karşımıza yeni bilgiler çıkarken, Dünya Sağlık Örgütü ve UNİCEF’in anne sütü ile ilgili önerilerini de hatırlayalım:

• Bebekler ilk 6 ay, su bile verilmeden sadece anne sütü almalılar.
• Doğum sonrası yeni anneye mümkün olan en kısa zamanda emzirmesi için yardımcı olunmalıdır.
• Yenidoğan döneminde tıbben gerekli olmadıkça hiçbir takviye önerilmemeli
• Bebek 3-4 haftalık olup memeyi etkili bir şekilde emmeyi başarana kadar emzik verilmemelidir.
• Bebek annesine yakın bir yerde uyumalıdır.


beyhekim_anne-sutu-nasil-saklanirunxpn3u9.jpeg

Pompayla sağılan anne sütünün uygun ve güvenli bir şekilde nasıl saklanacağını bilmek önemlidir. Yapılması ve yapılmaması gerekenlere bir göz atalım;

Sağılmış bir sütü saklamak için nasıl bir kap kullanmalıyım? Sağılmış sütü, bulaşık makinesinde ya da sabunlu sıcak suyla yıkanmış ve iyice durulanmış kapaklı bir cam ya da plastik kapta saklayabilirsiniz. Kullanma suyunun kalitesiyle ilgili tereddütleriniz varsa, kabı yıkadıktan sonra kaynatabilirsiniz.

Sütü üç veya daha az gün içinde kullanmak üzere biriktiriyorsanız süt biriktirmek ve saklamak için özel olarak tasarlanmış plastik torbalar da kullanabilirsiniz. Plastik torbalar, ekonomik olmalarına rağmen, uzun vadeli saklamalar için tavsiye edilmez çünkü sütü döküp sızdırabilirler ve sert malzemeden yapılmış kaplara nazaran daha kolay mikrop kaparlar. Ayrıca, uzun vadeli saklamalar sırasında sütün içindeki bazı maddeler yumuşak plastik torbaya yapışarak bebeğinizi gerekli besinlerden yoksun bırakabilir.

Sağılmış Anne Sütü En İyi Şekilde Nasıl Saklanabilir?
Bu sütü buzdolabında ya da derin dondurucuda saklayabilirsiniz. Suya dayanıklı etiketler ve mürekkep kullanarak her kabın üzerine sağıldığı tarih ve saati yazın. Kapları buzdolabının veya derin dondurucunun en soğuk olduğu arka bölüme yerleştirin. En önce en eski tarihli olanı kullanın.

İsrafı en aza indirgemek için, her kaba bebeğinizin bir öğünde tüketeceği kadar süt koyun. Ayrıca, beklenmedik durumlar ve beslenme düzeninde olabilecek gecikmeler için daha küçük miktarlarda (25-50 gram) süt depolayın. Anne sütünün donduğu zaman genleştiğini aklınızdan çıkarmayın ve kapları ağzına kadar doldurmayın.

Saklama Kabındaki Süte Taze Sağılmış Süt Ekleyebilir Miyim?
Buzdolabında soğutulmuş ya da donmuş süte taze sağılmış süt ekleyebilirsiniz ama aynı gün sağılmış olması koşuluyla. Taze sağılmış sütü daha önce sağılmış olan süte ilave etmeden önce mutlaka en az bir saat buzdolabında ya da buz kutusunda soğutun. Ilık anne sütünü donmuş süte ilave etmeyin çünkü kısmi olarak çözülmesine neden olur. Farklı günlerde sağılmış olan sütleri ayrı kaplarda saklayın.


beyhekim-sigara.jpeg

Raynaud Fenomeni, tıkayıcı olmayan bir damar rahatsızlığı olarak kabul edilir. Bazı romatizmal hastalıkların bir parçası olabileceği gibi çoğunlukla bir hastalıktan bağımsız olarak da ortaya çıkabilir. Daha çok el ve ayaklarda kan dolaşımın azalması veya yavaşlaması sebebiyle uzuvlarda üşüme, ağrı, morarma, karıncalanma, soğukluk gibi şikayetler doğurur. Kan damarları soğuk havalarda ısı kaybını azaltmak için daralır, bu hastalığa sahip kişilerde bu süre oldukça uzundur.

SEBEBİ STRES DE OLABİLİR!
Sigara, ağır duygusal stres ve soğuk; hastalığı tetikleyen en bilinen sebeplerdir. Bunun yanı sıra uzun süren kullanılan çeşitli ilaçların yan etkisiyle de bu hastalığa neden olabilir. Özellikle eskiden daha çok kullanılan bazı migren – baş ağrısı ilaçları ve eski jenerasyon bazı kalp ilaçları bu hastalığı tetikleyebilir. Genellikle bu şikayetleri olan hastalar, tıkayıcı damar hastalarının aksine daha genç yaştadır. Ağır sınav ve iş stresi yaşayan genç yetişkinlerde hatta bazen çocuklarda da görülebilir. Soğuk bölgelerde yaşayan, soğuk ortamlarda çalışan insanlarda şikayetler artar. Bazen ileri derecede bulgular veren Raynoud, tıkayıcı damar hastalıklarının son dönemlerindeki kadar ciddi sonuçlar verebilir. İlaç ve cerrahi tedavi seçenekleri de mevcut olan bu rahatsızlıkta öncelikle alınacak bazı önlemler ile % 90 üzerinde şikayetler azaltılabilir. Önlemlere rağmen şikâyetleriniz devam ediyorsa en kısa zamanda bir Kalp Damar Cerrahisi uzmanı tarafından muayene edilmenizde fayda var.

1. Alışkanlıkları Değiştirin: Sigara gibi tütün ürünlerinin kullanmaktan kesinlikle vazgeçilmeli ve dumanlı ortamlardan mümkün olduğunca uzak durulmalı. Sigarayı bırakmakta zorluk yaşayanlar, biyorezonans gibi alternatif yöntemleri deneyebilir veya sigara bıraktırma klinikleri üzerinden profesyonel yardıma başvurabilir.

2. Fiziksel Ortamı Değiştirin: Soğuktan ve soğuk ortamlardan mümkün olduğunca uzaklaşılmalı. Soğuğa çıkmadan önce özellikle eldiven ve kalın çorap giyilmeli, soğuk su ile temas azaltılmalı, soğuktan koruyucu yağ bazlı kremler kullanılmalı. Elle bulaşık veya çamaşır yıkamak zorunda olanlar mutlaka eldiven kullanmalı. Çok ileri vakalarda mümkünse yaşanılan bölgeden daha ılıman iklimli bir bölgeye taşınılmalı.

3. Psikolojik Durumu Değiştirin: Kişinin kendini aşırı üzüntü, heyecan ve korku gibi stres artırıcı bir ruh halinden korumayı öğrenmesi gerekmektedir. Bu sürece çeşitli gevşeme teknikleri, bedensel ve ruhsal egzersizler ile başlanabilir. Ancak stresle tek başına başa çıkılamıyor ise psikolojik destek ve gerekirse ilaç destekli psikiyatrik tedavi gerekebilir.

4. Hekime görünün: Şikayetlerinin asıl kaynağının tıkayıcı bir damarsal hastalıktan olmadığını araştırmak, eşlik eden bir romatizmal hastalık olmadığı göstermek, Rayanoud’u tetikleyen bir ilaç kullanmadığı anlamak ancak profesyonel bir hekim kontrolü ile mümkündür.


beyhekim-kadinin-umudu-olsun.jpeg

İstatistiklere göre Avrupa’da her 10 kadından biri, ABD’de ise her 8 kadından biri meme kanserine yakalanıyor. Meme kanserinde erken tanı için temelde önerilen, birbirini tamamlayan üç yöntem var; Kendi Kendine Meme Muayenesi (KKMM) ve Klinik Muayene ve Mamografi.
Kendi Kendine Meme Muayenesi (KKMM), kadınların; kendi vücudunun sorumluluğunu alması, kendi anatomik yapısını tanıması ve değişiklikleri erken dönemde fark edebilmesi içindir. 20 yaşından sonra her kadının regl kanaması görüyorsa, regl ilk günü itibarıyla 7-10 gün arasında bir gün, regl kanaması görmüyor ise akılda kalması için her ayın belli bir gününü seçerek kendi kendine meme muayenesi (KKMM) yapması gerekiyor.

Klinik muayene yani hekim muayenesi, klinik meme muayenesi kadınların düzenli sağlık kontrollerinin bir parçası olmalıdır.
Şikayeti olmasa bile, 20 yaşından itibaren her kadının 2-3 yılda 1 defa, 40 yaşından sonra yılda bir defa hekime klinik meme muayenesi yaptırması gerekmektedir.
Mamografi; eksik yönlerinin olmasına rağmen meme kanserinde en iyi görüntüleme yöntemidir. Mamografi varlığından şüphe edilen fakat küçüklüğü nedeniyle elle hissedilemeyen kitleleri ortaya koyar.

Kendi kendine meme muayenesi önemli olmasına karşın, meme kanserinin erken tanısında en etkili yöntemin mamografi olduğu unutulmamalıdır. 50 yaşın üzerinde her kadının 2 yılda bir mamografi çektirmesi gerekmektedir. Yakın aile bireyleri meme kanserine yakalanmış ya da başka etkenlerle riskli grupta bulunan kadınlara ise doktorun belirleyeceği yaş ve sıklıkta mamografi çektirilmesi gerekmektedir.

Memede şüpheli bir kitle bulunması halinde tanı koymak için biyopsi yönteminden yararlanılıyor. Biyopsi sıklıkla görüntüleme eşliğinde özel bir iğne ile tümörden küçük bir parça alınması şeklinde yapılıyor. Çok küçük tümörler işaretlenerek tümüyle çıkarılabiliyor.

Meme kanseri tanısı konan hastada, hastalığın hangi evrede olduğunun ve başka organlara yayılıp yayılmadığının da araştırılması gerekiyor. Meme kanserinin evrelendirilmesinde ve tedavisinde yeni altın standart, Sentinel Lenf Düğümü Biyopsisidir.
Sentinel lenf bezi biyopsisi, meme kanseri tanısı alan hastaların tedavi sürecinde evrelendirilmesini çok düşük oranda bir yan etki ile gerçekleştirilmesini sağlıyor. Sentinel adı verilen koltukaltındaki “ilk” lenf bezi ameliyat sırasında bulunarak tetkik ediliyor ve tüm lenf bezlerinin çıkarılmasına gerek kalmayabiliyor.

Kanser tedavisini planlamak için, hekimin hastalığın evresini bilmesi gerekir. Hastalığın evresi, tümörün boyutu ve ne kadar yayıldığıyla ilgilidir.
Evrelendirme, kanserin yayılıp yayılmadığını, yayıldıysa vücudun hangi bölgelerine yayıldığını öğrenmek için röntgen ve laboratuvar testlerini kapsayabiliyor. Meme kanseri yayıldığında, kanser hücreleri çoğunlukla koltukaltındaki lenf bezlerinde bulunuyor.

Kanserin boyutu, çoğunlukla ameliyatla memedeki tümörün ve koltuk altındaki lenf bezlerinin alınmasına kadar bilinmez. Hastalığın evreleri 0-4 arasındadır ve tedavi de buna göre şekilleniyor.

Meme kanserinin kesin nedeni bilinmemekle birlikte, hastalığın ortaya çıkmasında bazı risk faktörlerinin olduğu düşünülmektedir. Meme kanserinde genetik, çevresel hormonal, sosyo-psikolojik etkenlerin rol aldığı kabul edilmektedir.

Ailede meme kanseri öyküsünün bulunması, regllerin erken yaşta başlamış olması (12 yaş altı), geç yaşta menopoza girmek, kilolu olmak ve özellikle menopoz sonrası kilo almak, sigara tüketmek ve düzenli alkol almak riski artırıyor. Evlilik ve doğum yaşının gecikmesi, doğurganlığın azalması, stres, yaşam koşullarının güçleşmesi, kontrolsüz ve uzun süreli hormon kullanılması, çevre kirliliği ve dengesiz beslenmenin meme kanserinin daha sık görülmesine neden olduğunu söylenmektedir. Bazı risk faktörlerine sahip kadınlarda meme kanseri görülme ihtimali artıyor.

Ancak yine de risk faktörlerini taşımayan kişilerin de meme kanserine yakalanması mümkün. Meme kanserinde ileri yaş önemli bir risk faktörünü oluşturuyor. 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı, 50 yaşın altında olan kadınlardan 4 kat daha fazla oluyor. Bu nedenle, özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda tarama testlerinin önemi artıyor.

Meme kanserinde önemli olan, belirtiler ortaya çıkmadan hastalığı yakalayabilmek. Çünkü belirtilerin gelişmesi, hastalığın ilerlediği anlamına geliyor.
Meme kanserinde en sık görülen belirtiler ise; memede ya da koltuk altında ele gelen kitle, memenin boyutunda veya şeklinde oluşan değişiklik, meme başından kanlı akıntı gelmesi, memenin derisinde veya meme başında şekil ve renk değişikliği, meme veya meme başında içeriğe doğru çekilme olması, memede kitle olmamasına rağmen koltukaltında ya da boyunda bir beze oluşması.

“Meme kanserinde tedavinin temelini cerrahi prosedürler oluşturuyor.”.

Yani hasta cerrahi şansını kaybetmediyse ilk adım cerrahidir. Son yıllarda meme kanseri cerrahisinde mümkün olduğu kadar meme koruyucu cerrahi uygulanıyor.

Günümüzde giderek artarak kullanılan “sentinel lenf düğümü biyopsisi” sayesinde bölgesel lenf nodlarında metastaz olup olmadığı değerlendirilebiliyor. Böylece koltuk altı lenf bezlerinin çıkarılıp, çıkarılmayacağı ortaya çıkıyor.

Bu da hastayı gereksiz bir cerrahi işlemden korumakla kalmayıp cerrahi sonrasında oluşabilecek ve hastanın yaşam kalitesini düşüren komplikasyonların da önüne geçilmiş oluyor. Meme kanserinde de diğer tüm kanser türlerinde olduğu gibi tedavinin gerçekten bireyselleştirilmesi gerekiyor.

En ideal yöntem her meme kanseri hastasının, meme kanseri tedavisinde uzmanlaşmış multidisipliner bir ekip tarafından değerlendirilmesi ve tedaviye hastanın da katıldığı, taraf olduğu bir süreç sonunda karar verilmesi oluyor. Araştırmalar, tedavinin uzlaşı ile belirlendiği hastalarda elde edilen klinik sonuçların daha iyi olduğunu gösteriyor.



Beyhekim Resmi Logo

YENİLİYOR, YENİLENİYOR, GELİŞİYORUZ





×