Blog


Prostat1

Prostat2

Prostat içerisinden hem idrar borusu geçer hem de boşalma (ejekulasyon) sırasında meni idrar yoluna boşalır ve idrar borusundan dışarı çıkar.

Erkek Ürogenital Sisteminin Yan Kesiti

Prostat3

Prostat, sadece erkeklerde bulunan, gözümüz, kulağımız gibi asli bir organımız olup, idrar torbasının çıkışında, idrar kesesinin (mesane) hemen altında ve rektumun (kalın bağırsağın son bölümü) önünde yer alır. Başlıca işlevi üreme ile ilgili olup, yaklaşık bir ceviz iriliğinde 18-20 gramlık bir salgı bezidir. İçinden hem idrar kanalı (üretra) geçer, hem de meni boşaltım kanalları geçer. Meni prostatın içerisinden geçip idrar yoluna boşalarak dışarı atılır.
Prostatın önemi, hem meni (semen/ er suyu) olarak adlandırılan sıvının büyük bir kısmını salgılaması, hem de bu sıvı içerisinde spermlere canlılık ve hareketlilik kazandıran, spermleri koruyan birtakım maddelerin bulunmasından dolayıdır. Boşalma ( ejakülasyon ) ile ortaya çıkan meninin yaklaşık olarak yalnızca % 5-10’luk kısmını sperm hücreleri oluşturur, geri kalan büyük kısmını diğer bezlerden (Seminal bez, Prostat ve Bulboüretral bez) gelen ve spermin kadın üreme organlarında canlı kalmasını sağlayan sıvılar oluşturur. Prostat salgısında bir problem olması durumunda, sperm hareketleri ve canlılığı bozulacağı için çocuk sahibi olma konusunda sorun oluşabilir, yani kısırlığa sebep olabilir.
Prostat yaşlanmayla birlikte erkeklerin çoğunda boyut olarak büyüme gösterir, genelde dışa doğru büyüme ile içe doğru büyüme yani, idrar borusunu sıkıştırma orantılıdır, prostat ne kadar büyükse idrar yapma o kadar zorlaşır. Prostat normal boyutlarının üzerine çıktığında her erkekte benzer bir yol izlemez. Bazı erkeklerde prostat içinden geçen idrar kanalına doğru büyüme olurken, bazı erkeklerde de idrar torbasının içine doğru büyüme gerçekleşir. Bu tip büyümelerde, ultrason görüntülerinde prostat hafif büyümüş olarak görünürken hastada ciddi şikayetler oluşabilir. Prostatın dışarıya doğru genişlediği durumlarda, eğer idrar yolunu sıkıştırmamışsa, prostat çok büyük olmasına rağmen hastada aynı oranda şikâyet oluşmaz. Yani erkek hastalarda prostatı değerlendirirken sadece hacim olarak büyümesine bakmayız, esas olarak idrar yolunu sıkıştırma ve buna bağlı idrar yapmada zorluk yapma düzeyine bakarız. Hastada dışa doğru belirgin büyümüş prostat olabilir, işemesi rahatsa ve işeme testleri ve kanser tarama testleri normalse hasta genelde 6 aylık periyotlarla izleme alınır.
Prostat büyümesine bağlı şikâyetler nelerdir:
• Sık tuvalete gitme,
• İdrar yaparken yanma,
• Geceleri idrar yapmak için uykudan kalkma,
• Bir anda tuvalet ihtiyacı hissedip, hızla tuvalete koşma ve bazen idrar kaçırma,
• İdrar başlangıcında bekleme, kesik kesik, ince ve çatallı işeme,
• İdrar bitiminde uzun süren damlama ve idrar bitmemiş, halen idrar var hissi duyma,
• Mesane bölgesinde ağrı

Prostat büyümesinin tanısı nasıl konulur?
Prostat büyümesinin tanısı kan ve idrar tahlilleri ile ultrasonografi, idrar akım testi (üroflow) gibi hastayı herhangi bir şekilde rahatsız etmeyecek tetkik ve tahliller ile konulmaktadır.
Hastada antibiyotik ve antienflamtuar tedaviye rağmen devam eden PSA yüksekliği varsa, rektal muayenede veya ultrason incelemesinde prostatta nodül saptanmışsa, Multi Parametrik Prostat MR incelemesi ve gerektiğinde Transrektal Prostat Ultrasonu kılavuzluğunda Prostat İğne Biyopsi işlemi yapılarak olası bir Prostat Kanseri olup olmadığı netleştirilmelidir.
Çünkü İyi huylu prostat büyümesinin (BPH: Benign Prostat Hiperplazisi) tedavisi farklı, Prostat kanserine bağlı prostat büyümesinin tedavisi farklıdır.
Bir hastada hem BPH, hem de prostat kanseri birlikte bulunabilir, tedavi hastalığın evresine ve idrar yolunda yaptığı sıkışmaya göre değişkenlik gösterir.40 yaşın üzerindeki her erkeğin, idrarla ilgili sıkıntıları olsun ya da olmasın, en az yılda bir kez prostat muayenesi ve PSA testi için Üroloğa gitmesi önerilmektedir. Özellikle 1. derece akrabalarında (baba, erkek kardeş) prostat kanseri olan kişilerde bu kontroller çok önemlidir. Çünkü 1.derece akrabalarında prostat kanseri olan erkeklerde, prostat kanseri görülme riski, diğer erkeklere oranla 2-6 kat daha fazladır.

İyi Huylu Prostat Büyümesinin (BPH) Tedavisi
BPH tedavisi; Medikal tedavi ve Cerrahi tedavi olarak iki ana gruba ayrılır.
BPH tedavisinde ilk tedavi yaklaşımı medikal tedavi olmalıdır. Medikal tedavinin başarısız olduğu durumlarda diğer tedavi yöntemleri düşünülmelidir.
İlaç tedavisinde amaç, idrar akışını rahatlatmaktır, bu amaçla kullanılan ilaç grupları ve kısaca etki mekanizmaları şunlardır.
1- Alfa Bloker İlaçlar:
Bu gruptaki ilaçlar mesane çıkımı ve prostatik üretradaki düz kasları gevşeterek idrar akış hızını artırırlar, yani daha rahat idrar yapmayı sağlarlar. (Tamsulosin, Terazosin, Alfuzosin, Silodosin, Doksazosin)
Bu ilaçlar aynı zamanda damar düz kaslarını da gevşettiği için bir miktar tansiyon düşüklüğüne de yol açarlar.
En belirgin yan etkileri;
– Ortostatik Hipotansiyon (ani ayağa kalkışlarda ani olarak tansiyon düşmesi ve göz kararması, bu nedenle yavaş ayağa kalkma önerilir)
-Retrograd ejekulasyon ( meninin dışarı atılamaması, kişi orgazm olur ama mesane çıkışı gevşediği için meni mesaneye boşalır daha sonra idrarla atılır)
2- Prostat hacminde azalmaya yol açan ilaçlar ( 5-alfa redüktaz inhibisyonu yapıp, testosteronun di-hidro testosterona dönüşümünü engelleyerek etki ederler. Etken maddesi Finasderid, Dutasterid olan ilaçlar)
3- Sabal ekstresi denilen bir bitki ekstersi de bazen medikal tedavide kulanımaktadır.
4- Üriner enfeksiyon saptanırsa, kültür-antibiogram testi sonucuna göre uygun antibiyotik tedavisi uygulanır.

Medikal tedavinin yeterli olmadığı durumlarda cerrahi tedavi yöntemleri gündeme gelmelidir. Bu yöntemler kısa başlıklar halinde şöyle sıralanabilir;
Açık Prostatektomi
Transuretral rezeksiyon (TUR) (Bipolar enerji, Plazmokinetik enerji veya Monopolar enerji ile yapılır)
Transuretral yolla uygulanan Lazer Enükleasyon (HOLEP-Holmium Lazer ile yapılır)
Transuretral yolla uygulanan Lazer Vaporizasyon (Buharlaştırma-KTP, Diod, Thulium Lazer ie yapılır)
Güncel olarak en son uygulamaya konulan tedavi; Transperineal Prostat Laser Ablasyon Tedavisidir.Bu yöntemde herhangi bir cerrahi işlem yapılmadan direkt olarak ince iğnelerle, ağrısız bir şekilde prostat içerisine laser fiber uçlarını yerleştirerek prostat içerisine laser uygulamaktayız.Bu yöntemde kanama olmaması , cinsel fonksiyonların bozulmaması, idrar kaçırma riskinin olmaması en önemli avantajlardır.İşlem lokal anestezi ile uygulanabildiğinden ağır hastalığı olan, yaşlı hastalara da güvenli bir şekilde uygulanabilmektedir. Kliniğimizde bu uygulamaya başlanmıştır.
Bu yöntemde prostat kanserinin tedavisi de mümkündür. Erken yakalanmış, prostat dışına yayılmamış kanserli hücreler lazerle yakılmak sureti ile diğer tedavi yöntemlerine göre çok daha kolay bir şekilde tedavi edilmektedir.
Prostat kanserinin diğer tedavi yöntemleri ise, prostatın tümüyle,( içe büyüyen doku ve kabuk birlikte çıkartılır) seminal keselerle birlikte çıkartılır. Bu işleme Radikal Prostatektomi denilir. İşlem, Açık Cerrahi, Robotik Cerrahi, Laparoskopik Cerrahi yöntemlerinden birisi ile yapılır. Patoloji sonucuna göre gerekirse radyoterapi, hormonal tedavi, kemoterapi gibi ek tedaviler uygulanabilir.

Prostat4
Büyümüş prostatın endoskopik görünümü

Prostat5

Prostat6
TUR Prostatektomi şematik görünüm

Prostat7
Laser Prostatik Vaporizasyon (Buharlaştırma) şematik görünüm

Prostat8
Lazer Vaporizasyon sonrası prostatik üretranın endoskopik görünümü



Erektil Disfonksiyonu (Cinsel Fonksiyon Bozukluğu, Sertleşme Sorunu) olan erkeklerde, bu sorunun tedavisinde en yeni tedavi yöntemi EDSWT tedavisidir.
EDSWT (ERECTIL DISFONCTION SHOCK WAWE THERAPY) : Erektil Disfonksiyonda Şok Dalga Tedavisi; herhangi bir cerrahi işlem gerektirmeyen, anestezi gerektirmeyen, hastanede yatış gerektirmeyen, ağrısız, ortalama 45 dakika süren, penis ve çevresine özel bir cihazla uygulanan şok dalga tedavisidir.
Cinsel organa uygulanan bu şok dalgaları iki türlü oluşur:
1- Piyezo-Elektrik sistemle oluşan elektriksel şok dalgaları
2- Elektro-Manyetik sistemle oluşan manyetik şok dalgaları
Hastanemizde Manyetik şok dalgaları oluşturan NOVAMEDTEK marka cihazla (Novamed ED60), Lineer uygulayıcı ile EDSWT tedavisi uygulanmaktadır.
Haftada 2 gün (Örnek, Pazartesi-Cuma) 3 hafta toplam 6 seans uygulama yapılmaktadır.
Her seansta penis ve çevresine 4 odak halinde, her odaktan 7500 şok dalga atışı yapılarak toplam 3000 şok dalgası verilmektedir.
6 seanslık uygulamada toplam 18.000 atış yapılmaktadır.
EDSWT tedavisine ek olarak hastaya PRP tedavisi önerilmekte ve Medikal ilaç tedavisi ile desteklenmektedir. 3 ay sonra hasta kontrole çağrılmakta, kontrol sonrası gerekirse 1 kür daha EDSWT ve PRP tedavileri uygulanmaktadır.
Erektil Disfonksiyonda ana sorun, penise gelen damarların çeşitli nedenlere bağlı olarak daralması ve bu nedenle sertleşme için yeterli miktarda kanın penisin sertleşme cisimlerine girememesi sonucu sertleşme sorunu ortaya çıkar.
Sertleşme sorunu, daha çok 40 yaş ve üzeri Diyabet hastalarında, Prostat hastalarında, Prostat kanseri nedeni ile Radikal Prostatektomi Ameliyatı olan bazı hastalarda, pelvik bölgeye Radyoterapi uygulanan hastalarda, Kolesterol yüksekliği ve Hipertansiyonu olan bazı Kalp ve Damar hastalığı olanlarda, Aşırı kilosu olan Obez hastalarda, Alkol ve Sigara tüketen hastalarda, Psikolojik sorunları olan hastalarda daha sık görülür.
EDSWT, 40 yaş üzeri erkeklerin yaklaşık % 50’sinde gözlenen sertleşme sorunu (Erektil Disfonksiyon) için geliştirilmiş yeni bir tedavi yöntemidir.
Yapılan bilimsel araştırmalarda, Novamed ED 60 cihazının oluşturduğu manyetik şok dalgalarının kök hücreler aracılığı ile bozulmuş olan damar iç yapısını onardığı ve yeni mikrodamarlar oluşturduğu(NEOENDOTELİZASYON ve ANJİOGENEZ), böylece penisteki kanlanmayı artırarak sertleşme sorununun ana nedenini tedavi ettiği kanıtlanmıştır.
EDSWT tedavisi PRP tedavisi ve Medikal Tedavi ile desteklendiğinde Sertleşme Sorunu çok daha başarılı bir şekilde çözülmektedir.
PRP (PLATELET Rich Plasma = Trombositten Zengin Plazma) , kişinin kendi kanından elde edilen plazma sıvısıdır.
Hastadan alınan 15cc kadar kan, tek kullanımlık PRP hazırlama kitinde bulunan filtreler ve santrifüj yardımı ile işlemden geçirilerek yaklaşık 5 cc kadar PRP sıvısı elde edilir. PRP sıvısının içerisinde yoğun bir şekilde Trombositler (PLATELET) ve büyüme faktörleri (PDGF, VEGF, TGF-alfa ve TGF-beta) mevcuttur. PRP sıvısı penisin serleşme sağlayan cisimlerine (Korpus Kavernozum= Kavernöz Cisim) insülin enjektör iğnesi yardımı ile verilir. PRP sıvısı hasta olan bölgeye enjekte edildiğinde bu bölgeyi tamir eder, doku iyileşmesini uyarır, mevcut dokuları büyütür ve bu dokulardaki kök hücreleri de uyararak dokuların gençleşmesini sağlar. Ancak PRP tedavisi direkt olarak bir KÖK HÜCRE tedavisi değildir.
Organik nedenlere bağlı olarak meydana gelen ereksiyon sorununda penisteki kılcal damarların tıkanması, apoptozis dediğimiz yaşlanmaya bağlı hücre ölümü, ölen hücrelerin yerine kollagen dokusunun artması ve fibrozis gelişimi ile penisin sertleşme fonksiyonu ve elastikiyeti bozulur. Yani sertleşmeyi sağlayan kavernöz cisimlerin içerisindeki kılcal damarlar azalır, düz kasların yerini sert, elastik olmayan sert fibrotik dokular alır. Böylece penisin sertleşmesi ve sertliğini sürdürebilme kabiliyeti bozulur.
PRP sıvısının penisin sertleşmeyi sağlayan kavernöz cisime enjekte edilmesi, sertleşmeyi sağlayacak yeni damar oluşumunu (ANJİOGENEZİS), dokuların yenilenmesini (REJENERASYON) ve gençleşmesini (REJUVENASYON) sağlar.
Sertleşme sorununda PRP tedavisi toplam üç seans olacak şekilde iki günde bir uygulanır.3,6 ve 12 aylarda tek doz olacak şekilde yapılan idame tedavisi, etkinliği artırır.
Organik nedenlerle oluşan EREKTİL DİSFONKSİYONUN tedavisinde hem EDSWT hem de PRP tedavileri etkili tedavi yöntemleridir. Yapılan çalışmalar bu iki tedavinin birlikte uygulanmasının, tedavi etkinliğini belirgin olarak artırdığını göstermektedir.
Önce ESWT tedavisi uygulanarak şok dalgaları ile kavernöz cisimlerde mikro travmatik, uyarıcı alanlar oluşturulmakta, vücudun tamir hücreleri (plateletler) bu alanı tamir etmeye başlayarak yeni damar oluşma işlemini başlatmaktadırlar.
PRP sıvısı ise yapılan işlemlerle plateletten (trombositten) zenginleştirilmiş bir sıvı olduğu için, kavernöz cisimdeki bozulmuş olan alanları daha yüksek etkinlikte tamir etmektedirler.
Bu nedenle Erektil Disfonksiyon tedavisinde, önce EDSWT uygulaması bitiminde PRP uygulaması ile en etkin tedavi sonuçlarına ulaşmaktayız.



Üroloji, kadın ve erkeklerin üriner sistemleri ile erkeklerin üreme sistemlerini inceleyen tıp dalıdır..
Üriner sistem; Böbrekler, idrar kanalları (üreterler), idrar kesesi (mesane) ve idrar kanalından (üretra) oluşan bir sistemdir.
İdrar kanalı (üretra) kadınlarda yaklaşık 3-5 cmdir. Mesane ile vajina çıkışı arasında bulunur.
Erkeklerde ise mesane ile penis ucu arasında yer alır, yaklaşık 20-25 cm uzunluğundadır, mesane çıkışında prostat içerisinden geçer ve penis içerisinde devam eder.
Üroloji dalı, kadın ve erkeklerin üriner sistemine ait hastalıkların tanı ve tedavisini kapsar.
Ayrıca erkeklerin üreme ve genital sistemi (Penis ve testisler) hastalıklarının tanı ve tedavisini kapsar.
Üroloji branşı, açık cerrahi ameliyatlar yanında, endoskopi ve laparoskopi gibi modern teknolojik yöntemlere dayalı kapalı ameliyatları da gerçekleştirir. Bu girişimleri aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz.

1. Androloji ( Erkek Cinsel İşlev Bozuklukları Tanı ve Tedavisi)
• Erkek infertilitesi (kısırlık),
• Erektil disfonksiyon (sertleşme sorunları), medikal ve girişimsel tedavileri (EDSWT-Penise Şok Dalga Tedavisi, PRP tedavisi),
• Prematür ejekülasyon (erken boşalma),
• Peniste şekil bozuklukları ve eğrilik (peyroni hastalığı),
• Varikosel (testis damarlarında varisleşme) cerrahi ve medikal tedavileri (Varikoselin mikroskobik görüş altında, intraoperatif dopler kullanılarak MİKROCERRAHİ yöntemi ile tedavisi)

2. Endoüroloji
• Böbrek, üreter, mesane, prostat hastalıkları (taş, tümör, darlık vb.), endoskopik (kapalı) ameliyat ve tedavileri.
• Tanısal Sistoskopi, üreterorenoskopi işlemleri
• Böbrek, üreter ve mesane taşlarının üreteroskopik ( kapalı)yolla lazer kullanılarak kırılıp temizlenmesi (URS-RİRC)
• Prostat hastalıklarında, Füzyon Biyopsi tekniği ile Transrektal Prostat Kılavuzluğunda Biyopsi işlemi.
• Prostat hastalıklarında Lazer veya Bipolar sistemle Endoskopik(Kapalı) Prostatektomi ameliyatları
• Laparoskopik olarak böbrek, mesane ve prostat ameliyatları
• Lazer kullanılarak ameliyatsız prostat tedavisi (Trans Perineal Lazer Prostat Ablasyon Tedavisi TPLA)
• Prostat kanserinde prostatı çıkartmadan kanser odağının lazerle yakılması tedavisi (Prostat kanserinde fokal ablasyon- organ koruyucu mikro invaziv cerrahi)

3. Kadın Ürolojisi- Ürojinekoloji
• İnkontinans (idrar kaçırma) medikal ve cerrahi tedavileri
• Mesane, rektum ve uterus sarkma ameliyatları
• TOT, TVT ameliyatları

4. Ürolojik Onkoloji
• Böbrek, mesane, prostat, testis kanserleri açık ve endoskopik (kapalı) ameliyatları ve medikal tedavileri

5. Çocuk Ürolojisi
• İnmemiş testis (testisin yerinde olmaması),
• Hipospadias (İdrar deliği), VUR (böbreğe idrar kaçağı), enürezis nokturna (altına ıslatma), hidrosel (testis etrafında sıvı birikmesi), ingüinal herni (kasık fıtığı) ile sünnet, medikal ve cerrahi tedavileri


beyhekim-kadinin-umudu-olsun.jpeg

İstatistiklere göre Avrupa’da her 10 kadından biri, ABD’de ise her 8 kadından biri meme kanserine yakalanıyor. Meme kanserinde erken tanı için temelde önerilen, birbirini tamamlayan üç yöntem var; Kendi Kendine Meme Muayenesi (KKMM) ve Klinik Muayene ve Mamografi.
Kendi Kendine Meme Muayenesi (KKMM), kadınların; kendi vücudunun sorumluluğunu alması, kendi anatomik yapısını tanıması ve değişiklikleri erken dönemde fark edebilmesi içindir. 20 yaşından sonra her kadının regl kanaması görüyorsa, regl ilk günü itibarıyla 7-10 gün arasında bir gün, regl kanaması görmüyor ise akılda kalması için her ayın belli bir gününü seçerek kendi kendine meme muayenesi (KKMM) yapması gerekiyor.

Klinik muayene yani hekim muayenesi, klinik meme muayenesi kadınların düzenli sağlık kontrollerinin bir parçası olmalıdır.
Şikayeti olmasa bile, 20 yaşından itibaren her kadının 2-3 yılda 1 defa, 40 yaşından sonra yılda bir defa hekime klinik meme muayenesi yaptırması gerekmektedir.
Mamografi; eksik yönlerinin olmasına rağmen meme kanserinde en iyi görüntüleme yöntemidir. Mamografi varlığından şüphe edilen fakat küçüklüğü nedeniyle elle hissedilemeyen kitleleri ortaya koyar.

Kendi kendine meme muayenesi önemli olmasına karşın, meme kanserinin erken tanısında en etkili yöntemin mamografi olduğu unutulmamalıdır. 50 yaşın üzerinde her kadının 2 yılda bir mamografi çektirmesi gerekmektedir. Yakın aile bireyleri meme kanserine yakalanmış ya da başka etkenlerle riskli grupta bulunan kadınlara ise doktorun belirleyeceği yaş ve sıklıkta mamografi çektirilmesi gerekmektedir.

Memede şüpheli bir kitle bulunması halinde tanı koymak için biyopsi yönteminden yararlanılıyor. Biyopsi sıklıkla görüntüleme eşliğinde özel bir iğne ile tümörden küçük bir parça alınması şeklinde yapılıyor. Çok küçük tümörler işaretlenerek tümüyle çıkarılabiliyor.

Meme kanseri tanısı konan hastada, hastalığın hangi evrede olduğunun ve başka organlara yayılıp yayılmadığının da araştırılması gerekiyor. Meme kanserinin evrelendirilmesinde ve tedavisinde yeni altın standart, Sentinel Lenf Düğümü Biyopsisidir.
Sentinel lenf bezi biyopsisi, meme kanseri tanısı alan hastaların tedavi sürecinde evrelendirilmesini çok düşük oranda bir yan etki ile gerçekleştirilmesini sağlıyor. Sentinel adı verilen koltukaltındaki “ilk” lenf bezi ameliyat sırasında bulunarak tetkik ediliyor ve tüm lenf bezlerinin çıkarılmasına gerek kalmayabiliyor.

Kanser tedavisini planlamak için, hekimin hastalığın evresini bilmesi gerekir. Hastalığın evresi, tümörün boyutu ve ne kadar yayıldığıyla ilgilidir.
Evrelendirme, kanserin yayılıp yayılmadığını, yayıldıysa vücudun hangi bölgelerine yayıldığını öğrenmek için röntgen ve laboratuvar testlerini kapsayabiliyor. Meme kanseri yayıldığında, kanser hücreleri çoğunlukla koltukaltındaki lenf bezlerinde bulunuyor.

Kanserin boyutu, çoğunlukla ameliyatla memedeki tümörün ve koltuk altındaki lenf bezlerinin alınmasına kadar bilinmez. Hastalığın evreleri 0-4 arasındadır ve tedavi de buna göre şekilleniyor.

Meme kanserinin kesin nedeni bilinmemekle birlikte, hastalığın ortaya çıkmasında bazı risk faktörlerinin olduğu düşünülmektedir. Meme kanserinde genetik, çevresel hormonal, sosyo-psikolojik etkenlerin rol aldığı kabul edilmektedir.

Ailede meme kanseri öyküsünün bulunması, regllerin erken yaşta başlamış olması (12 yaş altı), geç yaşta menopoza girmek, kilolu olmak ve özellikle menopoz sonrası kilo almak, sigara tüketmek ve düzenli alkol almak riski artırıyor. Evlilik ve doğum yaşının gecikmesi, doğurganlığın azalması, stres, yaşam koşullarının güçleşmesi, kontrolsüz ve uzun süreli hormon kullanılması, çevre kirliliği ve dengesiz beslenmenin meme kanserinin daha sık görülmesine neden olduğunu söylenmektedir. Bazı risk faktörlerine sahip kadınlarda meme kanseri görülme ihtimali artıyor.

Ancak yine de risk faktörlerini taşımayan kişilerin de meme kanserine yakalanması mümkün. Meme kanserinde ileri yaş önemli bir risk faktörünü oluşturuyor. 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı, 50 yaşın altında olan kadınlardan 4 kat daha fazla oluyor. Bu nedenle, özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda tarama testlerinin önemi artıyor.

Meme kanserinde önemli olan, belirtiler ortaya çıkmadan hastalığı yakalayabilmek. Çünkü belirtilerin gelişmesi, hastalığın ilerlediği anlamına geliyor.
Meme kanserinde en sık görülen belirtiler ise; memede ya da koltuk altında ele gelen kitle, memenin boyutunda veya şeklinde oluşan değişiklik, meme başından kanlı akıntı gelmesi, memenin derisinde veya meme başında şekil ve renk değişikliği, meme veya meme başında içeriğe doğru çekilme olması, memede kitle olmamasına rağmen koltukaltında ya da boyunda bir beze oluşması.

“Meme kanserinde tedavinin temelini cerrahi prosedürler oluşturuyor.”.

Yani hasta cerrahi şansını kaybetmediyse ilk adım cerrahidir. Son yıllarda meme kanseri cerrahisinde mümkün olduğu kadar meme koruyucu cerrahi uygulanıyor.

Günümüzde giderek artarak kullanılan “sentinel lenf düğümü biyopsisi” sayesinde bölgesel lenf nodlarında metastaz olup olmadığı değerlendirilebiliyor. Böylece koltuk altı lenf bezlerinin çıkarılıp, çıkarılmayacağı ortaya çıkıyor.

Bu da hastayı gereksiz bir cerrahi işlemden korumakla kalmayıp cerrahi sonrasında oluşabilecek ve hastanın yaşam kalitesini düşüren komplikasyonların da önüne geçilmiş oluyor. Meme kanserinde de diğer tüm kanser türlerinde olduğu gibi tedavinin gerçekten bireyselleştirilmesi gerekiyor.

En ideal yöntem her meme kanseri hastasının, meme kanseri tedavisinde uzmanlaşmış multidisipliner bir ekip tarafından değerlendirilmesi ve tedaviye hastanın da katıldığı, taraf olduğu bir süreç sonunda karar verilmesi oluyor. Araştırmalar, tedavinin uzlaşı ile belirlendiği hastalarda elde edilen klinik sonuçların daha iyi olduğunu gösteriyor.



Beyhekim Resmi Logo

YENİLİYOR, YENİLENİYOR, GELİŞİYORUZ





×