Blog


Kanser, dünyada ve ülkemizde sebebi bilinen ölüm nedenleri sıralamasında kalp ve damar hastalıklarından sonra ikinci sırada yer alan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Gelecek yıllarda dünya nüfusunun artması, yaşlanması ve kansere yol açabilecek risk faktörlerine daha çok ve daha uzun süre maruz kalınması ile birlikte gerek tanı konacak kanser olgu sayısının artışı gerekse yüksek tedavi maliyetleri nedeniyle kansere bağlı ekonomik, sosyolojik ve psikolojik yükün artması beklenmektedir. Oysa erken teşhis edildiğinde tedavinin mümkün olduğu ve yaşam kalitesinin artırılabildiği kanser türleri olduğu düşünülürse korunmanın önemi daha da artmaktadır.
Teknolojinin ve tıbbın ilerlemesi ile elde edilen sonuçların daha etkin kullanılması ve halkı bilgilendirme/bilinçlendirme/farkındalık kazandırma çalışmalarına yoğunluk verilmesi amacıyla düzenlenen “1- 7 Nisan Kanser Haftası” etkinlikleri, kanser mücadelesinde oldukça önemli bir yer tutmaktadır.
Kanser beraberinde getirdiği sağlık sorunlarının yanı sıra, maddi ve manevi yönden uzun süreli mücadele gerektiren bir hastalıktır. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2020 yılı verilerine göre; küresel bazda 19.2 milyon yeni kanser vakası tespit edilmişken, kansere bağlı 9.9 milyon ölüm gerçekleşmiştir. Dünya genelinde 75 yaşına kadar her 5 kişiden 1 kişinin kansere yakalanacağı ve her 10 kişiden 1’inin ise kanser nedeniyle hayatını kaybedeceği tahmin edilmektedir. Dünyada ve ülkemizde ilk sıralarda yer alan kanser türleri akciğer, meme ve kolorektal kanserler olarak benzerlik göstermektedir.
Kanser gelişiminde, %90 çevresel, %10 oranında ise genetik faktörler etkilidir. Çevresel faktörler arasında yer alan; tütün kullanımı, alkol tüketimi, fazla kilolu ve/veya obez olma ve enfeksiyonlara maruziyet gibi risklerin engellenmesi yolu ile gelişmekte olan kanserlerin günümüzde %30-%50 oranında önlenebileceği bilinmektedir.
Özellikle tarama programları ve kanser belirtilerinin erken fark edilmesi, teşhis ve tedavi hizmetlerine erken dönemde erişilmesi yolu ile uygulanan tedavinin yaşam kalitesine çok şey katabildiği kanser türleri göz önüne alınırsa, korunmanın önemi daha da artmaktadır.

Yapılan çalışmalar yirmi birinci yüzyılda kanser konusunda en önemli kontrol stratejisinin korunma ve erken teşhis olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu kapsamda; kanserojen maddelerin tespiti, risk faktörlerinden kaçınma, tarama ve erken tanı en önemli kanser kontrol stratejileri arasında yer almaktadır.
Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM) bünyesinde hizmet veren Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM), Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM) ve Aile Sağlığı Merkezleri (ASM)’nde;
40-69 yaş arası kadınlara 2 yılda bir meme kanseri taraması
30-65 yaş arası kadınlara 5 yılda bir rahim ağzı kanseri taraması
50-70 yaş arası kadın ve erkeklere 2 yılda bir kalınbağırsak kanseri taramaları
ÜCRETSİZ olarak yapılmaktadır.
Tarama sonrası sonucu pozitif ya da şüpheli çıkan kişiler, tarama sonrası teşhis merkezlerine yönlendirilmekte ve ileri tetkikleri yapılmaktadır. Teşhis ve tedavi hizmetleri ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşları tarafından yürütülmektedir.



Kalın Bağırsakta görülen kanserler kolorektal kanserler olarak adlandırılır. Kalın Bağırsak kanserlerinin %90’ ı bu bölgede görülen poliplerden gelişir. Bu bölgede görülen polipler alınmaz ise 5 ila 10 yıl süre içinde kansere dönüşme ihtimali bulunur. Bu nedenle erken dönemde kolon poliplerinin alınması kolon kanserinden korumaktadır. 40 yaş üstünde tarama amaçlı yapılan kolonoskopilerde saptanan poliplerin alınması hayat kurtarıcı olabilir. Kolon kanserine karşı tarama testlerini yaptırmanız hayati önem taşımaktadır.



Dünyada ölüme en sık yol açan iki nedenden biri tütün kullanımıdır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) her gün 12 bin kişinin tütün kullanımının neden olduğu hastalıklardan öldüğünü bildirmektedir.
Tütün bitkisi ülkemizde de üretilmektedir. Dünya üretiminin % 1,7 si kadarıdır. Sigara tüketimi Çin ve güneydoğu Asya ile Güney Amerika’da daha fazla olmakla birlikte tüm ülkelerde kullanılmaktadır.
Ülkemizde 2003 2009 yılları arasında yapılan bir araştırmada 15 -44 yaş arası nüfusun sigara içme yüzdesi maalesef % 55 lere yaklaşmıştır.
Sigara dumanı 7000 in üzerinde tahriş edici ve zehirli kimyasal madde içermektedir.
Sigara başta kronik tıkayıcı akciğer hastalıkları olmak üzere, akciğer kanseri, KOAH, kronik bronşit ve kalp ve damar hastalıklarına sebep olmakla beraber; mesane, mide, ağız – boğaz ve rahim kanserlerinin tetikleyici sebebi olduğu bilinmektedir. Cinsel fonksiyon bozukluğu böbrek hastalıkları ve diyabet hastalığı ile de ilişkili bulunmuştur.
Nikotin bağımlılığı alkolden daha güçlü olup daha kısa sürede gelişebilmektedir. Bu yönü ile bazı uyuşturucu maddelerden daha kısa sürede bağımlılık yapma potansiyeli vardır. “Az içiyorum “ , “ dudak tiryakisiyim, istediğim zaman bırakırım” gibi sık duyulan söylemler maalesef gerçekçi ve bilimsel doğruluğu olmayan savunma mekanizmalarıdır.
Sigaranın bırakılmasında zorlanma olmasının nedeni, psikolojik bağımlılığın yanında fiziksel ve kimyasal bağımlılık yapmasındandır. Nikotin yoksunluk sendromu denilen; aşırı sinirlilik gerginlik iştah değişiklikleri ve ağızda lezyonların geçici olduğu bilinmelidir. Bu belirtiler ortalama 3 ile 4 haftada ortadan kalkmaktadır.
Sigara bırakılması durumunda oluşacak faydalar erken ve geç dönemde çok çeşitli ve önemlidir. İlk saatler içinde kan basıncı normale gelmekte, 8 ile 12 saat içinde kan karbon monoksit düzeyi normal gelmekte, günler içerisinde inme ve kalp krizi riskinde azalma olmaktadır. 5 yılın sonunda kanser gelişme riski azalmaktadır. Hayat kalitesindeki hissedilir iyileşmeler her bırakan kişi tarafından yüksek oranda deneyimlenmektedir.
Sigara bırakma tedavileri Sağlık Bakanalığı nın yetkilendirdiği merkezlerde uzman klinisyenler tarafından yapılmaktadır. Nikotin yerine koyma tedavileri ve ağızdan kullanılan bupropion ve vareniklin tedavileri her kişiye ayrı değerlendirme ile yapılmaktadır.
Diğer yöntemlerin (ozon , akupunktur, lazer, biyoenerji, vs)etkinliği bilimsel ispatlanmış yöntemler değildir.
Sigarayı bırakmaya hazırlanmak en az bırakma kararı kadar önemlidir. Sigara içilen ortam ve kişilerden uzak kalmak, çakmak vb. eşyaları taşımamak, düzenli spor ve egzersiz yapmak, yemeklerden sonra yürüyüş yapmak veya oyalanacak bir iş bulmak gibi davranışsal yöntemler önemli ve faydalıdır.
Unutulmamalı ki sigara gibi bağımlılık yapan bir maddeden kurtulmak imkansız değildir. Yeter ki geçerli bir nedenimiz ve başarma isteğimiz olsun.
Sağlık bakanlığımız tarafından sigara bıraktırma merkezlerinde uzman klinisyenler ve doktorlar tarafından ücretsiz tıbbi yardım ve medikal tedavi verilmekte olup, buralardan destek alınmalıdır.



Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) önerileri ile 1991 yılından başlayarak diyabetin önemine dikkat çekmek ve hastalık hakkında farkındalığını artırmak amacı ile 14 Kasım günü ‘Dünya Diyabet Günü’ olarak çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. 2006 yılında ise Birleşmiş Millet Genel Kurulu 14 Kasım’ın resmi olarak Birleşmiş Milletler Diyabet Günü olarak kutlanmasını tanıdı.

Ülkemizde Sağlık Bakanlığı öncülüğünde diyabet farkındalığının artırılması ve insan yaşamını olumsuz etkileyebilen diyabetin önlenmesi amacıyla her yıl ayrı bir tema altında kutlanmaktadır.

Bu yılki tema DİYABET BAKIMINA ERİŞİM dir. Yani diyabetli bireylerin ihtiyaçları olan ilaçlara ve teknolojik ekipmanlara ulaşabilmeleri konusunda farkındalık yaratıp çözüm üretilmesini sağlamak temel hedeftir. Birçok diyabetli birey diyabet ilaçlarına ve bu arada insüline, kan şekeri ölçüm aletlerine, insulin pompalarına ve benzeri ihtiyaç duydukları ekipmanlara ulaşamamakta ya da ulaşmakta güçlük çekmektedir.

Diyabet, vücuttaki insülin hormonunun hiç üretilememesi veya vücudun ihtiyacını karşılayacak kadar üretilememesi, ya da üretilen insülinin yeterince etki gösterememesine bağlı olarak ortaya çıkan hızla artış gösteren kronik ve ilerleyen bir hastalıktır. Diyabet, tüm organlarda hasara neden olabilen ciddi bir hastalıktır.

Dünyada diyabetli birey artış hızı dünya nüfus artış hızından 2 kattan fazladır. Diyabetin iki tipi vardır. Tip 1 diyabet hastaları insülin üretmez. Tip 2 diyabet hastaları ise insülin üretimi vardır ama ya yetersizdir ya da üretilen insülini yeterli kullanamıyordur.

Ülkemizde her yedi yetişkinden birisinde diyabet vardır (8.5 milyon kişi; yüzde 15.3). Ayrıca 20 bin dolayında çocuğun da insülin ile tedavi edilen Tip 1 diyabetli olduğu bilinmektedir. Her dört yetişkinden birinde diyabete yatkınlık (prediyabet) vardır ve bu bireylerin üçte birinde 10 yıl içinde aşikâr diyabet gelişecektir.

Araştırmalar diyabette tam olarak bir iyileşme olmadığını söylese de zamanında ve doğru bir tedaviyle hastalık geriler ve diyabeti olmayanlar gibi aktif ve sağlıklı bir yaşam sürdürülebilir.



Genel bilgiler

Zatürre’ nin  tıbbi adı pnömonidir. Bakteri , virüs , mantar tüberküloz basili gibi mikropların yol açtığı ve tedavi edilmeyince ölüme yol açabilen  akciğerin enfeksiyon hastalığıdır. Özellikle  çocuklarda, 65 yaş üstü kişilerde, sigara içenlerde, bağışıklığı baskılanmış kişilerde, kronik alkol alımı olanlarda, bakımevi, huzurevi gibi yerlerde yaşayanlarda ve kötü koşullarda çalışanlarda sık görülmektedir.

İki tür pnömoni vardır. Toplumda normal hayatta gelişen türü Toplum kökenli pnömoni ve hastanede herhangi bir nedenle yatarak tedavi görürken bağışıklık sisteminin zayıflaması ile hastanede ortaya çıkan türü olan hastanede gelişen pnömonidir. Ayrıca yoğun bakımlarda solunum makinasına uzun süre bağlı kalma sonucunda da ortaya çıkan ağır bir türü de vardır. Konumuz  daha çok toplumda gelişen pnömoni( zatürre) lerdir.

Pnömoni İngiltere ve Amerika da enfeksiyona bağlı ölüm sebeplerinde 6. Sırada dır. Ülkemizde ise enfeksiyona bağlı ölüm nedenleri arasında % 4,2 ınsidansı ile 5. Sırada gelmektedir.

Ayaktan tedavi edilen pnömonilerde ölüm oranları yüzde 5 in altında iken yatarak tedavi de oran %  12  lere çıkmaktadır.  Yoğun bakım yatışı gereken pnömonilerde ise oranlar değişiklik göstermekle beraber % 40 lara ulaşmaktadır.

Belirtileri

Ateş , öksürük, paslı veya pürülan (iltihaplı) balgam, göğüs ağrısı , göğüs yan ağrısı  en sık belirtileri olmakla beraber, yaygın ağrı, halsizlik, kas eklem ağrıları , bulantı kusma , iştahsızlık  ve çok önemli olan nefes darlığı gibi belirtileri de vardır.

Tanı nasıl konulur

İyi bir hasta anamnezi ( anlatısı),  düzgün yapılmış bir fizik muayene ve basit bir akciğer filmi çoğu zaman tanı için yeterli olmaktadır.

Gerektiğinde kan tahlilleri , balgam tahlilleri,  bilgisayarlı tomografi de tanıda kullanılmaktadır..İleri vakalarda  endoskopik yöntem ( bronkoskopi) ve var ise akciğer zarında toplanmış olan sıvıdan alınan tetkiklerde tanı amaçlı tedaviyi yönlendirme ve iyileşmeye yardımcı olmada kullanılan ileri yöntemlerdir.

Tedavi

Hastalığı yapan ajana yönelik uygun, yeterli dozda ve sürede kullanılan  antibiyotikler ile   uygun sıvı alımı, ateş düşürücüler ve nefes açıcılar ile tedavi edilirler. Nedeni saptamak her zaman mümkün olmamakla beraber , belirtileri ve oluş şekilleri ile uzman hekimlerce uygun tedavi edilebilmektedir.

En önemli nokta mümkün olan en erken zamanda uygun antibiyotik tedaviye başlamak, iyileşmede ve ölüm oranlarını azaltmada en etkili yöntemdir.

İlk 72 saatte belirtilerin haiflemesi önemli olup. Tedavi genelde  7- 10 gün sürmektedir.  Ancak bazı  mnikrop türlerinde tedavi   14 gün ve bazan  21  gün de sürebilmektedir.

Korunma

Altta yatan kronik hastalıkların ( diyabet kalp hastalığı KOAH  astım  hiprtansiyon vb ) iyi tedavi ve takip edilmesi, iyi ve dengeli beslenme, hijyen kurallarına uyulması gerekir .

En önemli olan korunma yöntemi ise  sigara ve alkol gibi alışkanlardan kurtulmaktır.

Ayrıca her yıl eylül – kasım ayları arasında yapılacak grip aşısı ve   uygun kişilerin yaptıracağı  zatürre aşısı da korunmada en etkili yöntemlerdendir.

Zatürre ( pnömoni ) aşısı  ; kimlere

  • 65 yaş ve üzeri
  • Kronik akciğer hastalıkları (KOAH, bronşektazi, bronş astımı, kalp ve damar hastalığı)
  • Şeker hastalığı, böbrek fonksiyon bozukluğu, çeşitli hemoglobinopatileri olan ve bağışık sistemi baskılanmış kişiler
  • Yüksek riskli hastalarla karşılaşma olasılığı olan hekim, hemşire ve yardımcı sağlık personeli
  • Grip yönünden riskli şahıslar ile birlikte yaşayanlar (Altı aydan küçük bebekle yakın ve sürekli teması olanlar)
  • Güvenlik görevlileri, itfaiyeciler gibi toplum hizmeti veren kişiler
  • Grip sezonunda gebelik

Dikkat edilmesi gerekenler

Zatürre  ani başlangıçlı olan ancak başlangıca göre daha yavaş iyileşen bir hastalık olmakla beraber antibiyotik tedavisine rağmen  72 saat sonunda ateş düşmemiş ise hekime tekrar müracaatı şarttır

Antibiyotiklerin zamanında ve dozunda içilmesi tedavinin olmazsa olmaz şartıdır.

Tedaviye yanıtı değerlendirmek için kontrol ve uygun aralıklarla akciğer film takibi gerekir.

Hastalığın iki haftadan daha fazla  uzaması halınde  hekiminiz ek testler yapmaya ihtiyaç duyabilir. .

Kaynaklar

1-Türk Toraks Derneği pnömoni çalışma grubu yayınları.
2-Türk Solunum Araştırmaları Derneği yayınları



Tanım

Sigara dumanı  zararlı kimyasal gaz ve partiküllere  maruziyet sonrasında akciğerde gelişen anormal yangısal yanıt neticesinde hava yollarında kalıcı hasarla seyreden ancak önlenebilen ve tedavi edilebilen bir akciğer hastalığıdır.

Sebep ve risk ve sıklık

Toplumda görülme sıklığı ülkeden ülkeye değişmekle beraber % 5 ile % 20  sıklığında görülmektedir. Ülkemizde tüm toplumda görülme  sıklığı yaklaşık % 13 dür. diyabet  (şeker)  hastalığı görülme oranı Türkiyede % 14 olduğu düşünülürse  ne kadar yaygın bir hastalık olduğu daha iyi anlaşılır.

Tüm dünyada en sık ölüm nedenleri arasında 4. Sırada gelmekte olup, kalıcı  sakat bırakan hastalıklarda 13 . sıradadır.

KOAH sık görülen bir hastalık olmasına rağmen tanısında yaşanan güçlükler nedeni ile tespiti olduğundan daha düşük düzeylerdedir. Bunun nedenleri çok olmakla beraber  en sık ve önemli nedeni uygun testlerin yeterince yapılamaması ve farkındalığın halk arasında az , hekimler arasında da yetersiz  olmasıdır.

Genetik yatkınlık da  etkili olmakla beraber en sık risk faktörleri dış ortam hava kirliliği, sigara içimi organik ve inorganik mesleksel toz ve kimyasallardır  . sık solunum yolu enfeksiyonları düşük sosyoekonomik düzey de sayılabilir. Ülkemizde sigara içimi  ve tütün ürünleri kullanımı en sık sebep iken diğer sık sebepler  organik ve  inorganik  mesleksel l toz ve kimyasallardır.

KOAH etyopatogenezi; solunum yolu ile alınan  zararlı kimyasal  gaz ve partiküllerin akciğerlerde ve solunum yollarında yapmış olduğu hasar ile bu hasara  solunum yollarının anormal tamir yanıtı ile cevap vermesi sebep olmaktadır. Bunun yanında enfeksiyonlar,  bozulmuş immunite  ve proteaz antiproteaz denge bozukluğu , kronik inflamasyon ve ileri yaş da hasarın oluşumuna katkıda bulunmaktadır.

Belirtiler

Bütün bu hasarlanmaların sonucunda artmış mukus sekresyonu , hava yollarının daralması, anormal gaz değişimi, solunum yollarının elastik kapasitesinin azalması , hava yolu direncinin artması, alveoler tutamakların hasarı sonrasında  hava keseciklerinin harabiyeti gibi değişiklikler sonucunda kalıcı hava yolu darlığı, nefes darlığı ve  kronik öksürük oluşmaktadır.

KOAH gelişimi ile birlikte   artan ve devam eden toz ve duman maruziyeti ve sık enfeksiyonlar dengesiz ve sağlıksız beslenme vücudun  oksidan antioksidan mekanizmasının bozulması sonucunda tekrarlayan travmalar  ile hastalık alevlenmelerle seyretmekte ve kalıcı hasar ve fonksiyon kaybına yol açmaktadır.

Günlük belirtileri; öksürük, anormal balgam  ,göğüsde  sıkışma hissi ,hırıltılı solunum  efor kapasitesinin azalması , karında şişkinlik hissi gibi bulgulardır. İlk zamanlarda, yani hastalığı erken devrelerinde belirtilerin silik ve az olması nedeni   doktora  müracaat gecikmektedir. Ayrıca   birinci basamak ve ikinci  basamak sağlık hizmetlerinde doğru ve erişilebilir  solunum fonksiyon testi yapılmaması tanıda gecikmelere sebep olmaktadır.

Tanı yöntemi

KOAH tansı doğru bir şekilde yapılan  solunum fonksiyon testi ile konulabilir. Kabul  edilebilir kriterlere uygun bir şekilde yapılan solunum fonksiyon testi sonucunda FEV1/FVC oranı %  70 in altında olması tanı koydurucudur.

Bundan sonra yapılması gereken benzer bulgular veren hastalıklardan ayırıcı tanısını yapmaktır. Kalp yetmezliği, akciğer de tıkayıcı hastalık yapan alerjik hastalıklar ve astım, akciğerin tümoral hastalıkları ,tüberküloz gibi hastalıklardan ayırt etmek gerekir.

Korunma ve tedavi

KOAH önlenebilir bir  hastalık olması nedeni ile koruyucu tedbirler önceliklidir. Sigaranın bırakılması, iç ve dış ortam hava kirliliğinin önlenmesi, sağlıkta eşitsizliğin mümkün olduğunca giderilmesi, mesleki maruziyetin önlenmesi, düzenli egzersiz yapılması gibi   önlemler alınarak ve solunum fonksiyon testi kullanımını yaygınlaştırıp  hastalık gelişme olasılığı olan kişileri bulup tedavi ederek ve koruyucu önlemlerin alınmasını sağlayarak  KOAH gelişimini önlemek mümkündür.

KOAH maliyeti yüksek olan kronik hastalıklardandır. Hastaneye yatış, hastanede kalış,  acil müracaatı ve yoğun bakım yatışları sık ve yüksek olan hastalıklardandır.

KOAH sınıflaması çeşitli dönemlerde yapılmış olup, amaç ağırlık derecesini saptamak ve bu seviyeye uygun tedavi verebilmektir.  Skorlama solunum fonksiyon testi ve efor derecelendirme testleri (MMRC , CAT  vs  ) ile belirlenir

KOAH tedavisi süreklilik ister. Tıpkı hipertansiyon ve diyabet gibi düzenli ve devamlı olması gerekir.  Farkı ise normal zamanlardaki tedavisi ile alevlenme dönemlerindeki tedavilerin kısmen farklı olmasıdır.  Sağlık Bakanlığı ve yerel solunum dernekleri bünyesinde dalında uzman kişilerin katıldığı komisyonlarda  tedavi rehberleri oluşturulmuştur. Burada amaç  doğru ve etkin tedaviyi sağlamaktır. Ülkemizde bir tedavi bütünlüğü sağlanmış olmakla beraber, doğru ve yerinde uygulama sorumluluğu, bunları sahada uygulayan hekimlere düşmektedir.

Sonuç

KOAH da unutulmaması gereken nokta  büyük oranda  önlenebilir olmasıdır. Bunun için farkındalık esastır. Sorumluluk elbette kamuda olmakla beraber bütün topluma ve kuruluşlara da özellikle mesleksel kuruluşlara  düşmektedir.

Kaynaklar
Türk Toraks Derneği KOAH çalışma grubu



Dünyada her yıl yaklaşık iki milyon kişi akciğer kanseri tansı almakta ve yaklaşık  1,8 milyonu bu hastalık nedeni ile ölmektedir.

Türkiye de ise her yıl yaklaşık 35 bin insanımız akciğer kanseri tanısı almaktadır.

Akciğer kanseri halen tüm dünyada görülen kanser hastalıkları içinde birinci sırada gelmektedir. Erkeklerde  birinci sırada görülen kanser türü iken , erkek ve kadınlar birlikte değerlendirildiğinde deri kanserinden sonra ikinci sırada gelmektedir.

Bütün veriler akciğer kanserine en sık sebep olan etkenin tütün ve tütün ürünlerinin kullanımı olduğunu göstermektedir.  Hiç içmeyenlerde akciğer kanseri riski yüzde birden düşük iken ağır içicilerde risk yüzde 30 ların üzerindedir.  Genetik faktörler, çevresel toksinler, asbest ve kimyasallar radon gazı maruziyeti gibi sebepleri de olsa , sigara ve tütün ürünleri kullanımı açık ara önde giden sebep olmaya devam etmektedir.

Akciğer kanserinde erken tanı hayat kurtarıcıdır  . Erken evrede tedavi ile hayatta kalma  şansı % 70 lerde iken  ileri evrelerde maalesef bu oranlar çok düşüktür.

Her ne kadar   akciğer kanserinde  genetik taramalar ile hedefe yönelik akıllı tedaviler ve immün bağışıklama tedavileri  gelişiyor olsa da halen erken tanı ve cerrahi yöntem başarıda  ilk sırada yer almaktadır.

Bu nedenle bir  çok ülkede kanser tarama programları ve akciğer kanseri için tarama yöntemleri ve pilot çalışmalar yapılmaktadır.

Bu amaçla ülkemizde kanser tarama merkezleri sabit ve gezici üniteler olmakla beraber,  akciğer kanseri taraması için geleceğe ışık tutacak yeni pilot çalışmalara ve tarama programlarına ihtiyaç vardır.

Özellikle sigara içen ve ailesinde birinci derece akrabalarında kanser  görülen kişilerin yılda belli aralıklarla düzenli doktor kontrollerini yaptırmaları ve basit akciğer filmi çektirerek  kontrollerini yaptırmaları önemlidir.

Ayrıca geçmişten bugüne gelinen noktada bazı başarılar elde edilse de  kamu, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları işbirliği ile tütün ve tütün ürünleri kullanımına sınırlama getirmek için daha çok çabaya ve önleme ihtiyaç vardır.

Kaynaklar

1 Türk Toraks Derneği onkoloji çalışma grubu bülteni .
2- Türk Tıbbİ Onkoloji Derneği bülteni


down-sendromlular-gunu-gorsel-1200x733.png

Down sendromu; Ortalama her 800 doğumda bir görülür. Tüm dünyada 6 milyon civarında Down Sendromlu birey yaşamaktadır.
Bu sendrom genetik bir hastalıktır ve anne karnında tanı yöntemleri ile büyük olasılıkla saptanmaktadır. Normal bir insanın kromozom sayısı 46 iken Down Sendromlu bireylerin kromozom sayısı 47 dir. Bu farklılığın nedeni; iki adet olması gereken 21. kromozomdan üç adet bulunmasıdır.
Down Sendromunun oluşmasında; ülke, milliyet, sosyo-ekonomik statü farkı yoktur. Down Sendromuna sebep olduğu bilinen tek etmen hamilelik yaşıdır, hamilelik yaşı ilerledikçe risk artar. Ülkemizde, doğum öncesi dönemde anne adaylarının, Down Sendromu gibi fetal anomaliler ve kromozomal bozukluklara yönelik tarama testleri ve USG incelemeleri hakkında bilgilendirilmeleri sağlanarak gerekli yönlendirmeler yapılmaktadır.
Trisomy 21, Translokasyon ve Mozaik olmak üzere 3 tip Down Sendromu vardır. Down Sendromu tanısı doğumdan hemen ya da kısa bir süre sonra konulur. Down Sendromlularda görülen bazı fiziksel özellikler; çekik küçük gözler, basık burun, kısa parmaklar, kıvrık serçe parmak, kalın ense, avuç içindeki tek çizgi, ayak başparmağının diğer parmaklardan daha açık olması tipiktir.
Down Sendromlu bireyler bazı rahatsızlıklara daha yatkındırlar. Bu yüzden sağlık kontrollerinin aksatılmadan ve zamanında yapılması önemlidir. Down Sendromlu bebeklerin fiziksel ve zihinsel gelişimi yaşıtlarına göre daha geridedir. Ancak uygun eğitim programları ile toplum hayatına başarı ile uyum sağlayabilmektedirler.
Down Sendromu olan bireylerde ruhsal ve emosyonel geriliğin yanında şeker hastalığı, kalp hastalığı ve kan kanserine yatkınlık gibi ciddi organ hastalıkları ve kanserleri gelişme sıklığı artmıştır. Ancak bu riskler iyi bilindiği için Down sendromlu bireyler Çocuk doktorları tarafından gelişebilecek risklere hazır olarak takip edilir.


kolorektal-kanseri-gorsel-1200x733.png

hsgm logo

Beyhekim Resmi Logo


Kolorektal kanserler (KRK) dünyada ve ülkemizde yaygın görülen kanser türleri arasında yer almaktadır. Dünya çapında bir yıl içerisinde 1.9 milyon (%10) yeni kolorektal kanser vakası ve 935 bin (%9,4) kolorektal kanser kaynaklı ölüm vakası tespit edilmiştir. Türkiye Birleşik Veri Tabanına göre, ülkemizde bu kanser türleri hem erkeklerde hem de kadınlarda 3. sırada yer almaktadır. Avustralya ve Yeni Zelanda, Avrupa ve Kuzey Amerika’da görülme sıklığı Asya ve Afrika bölgelerine göre daha yüksektir. Bu coğrafi farklılığın önemli etkenlerinin; beslenme tarzı, çevresel maruziyet ve genetik yatkınlık olduğu düşünülmektedir. 40 yaşın altında KRK nadirken, 40-50 yaştan sonra görülme sıklığı artmaya başlamaktadır. KRK vakalarının %85’i 50 yaş ve üzerindedir.
Erken evrede teşhis edildiğinde büyük ölçüde tedavi edilebilir bir hastalık olan kolorektal kanserde tarama programlarının uygulanması ile söz konusu hastalığın morbidite ve mortalitesi üzerinde çok olumlu kazanımlar sağlandığı yapılan birçok çalışma ile ortaya konmuştur. Kolorektal kanserlerin taranmasındaki temel amaç; ülke çapında oluşturulan ulusal bir tarama programını hedef popülasyona uygulayarak kolorektal patolojileri henüz premalign veya erken evrede tespit etmenin yanı sıra etkin ve basit tedavi yöntemleriyle invazif kanser sıklığı ile buna bağlı morbidite ve mortaliteyi azaltmaktır. Bu yolla olası karmaşık ve pahalı tedavi gereksinimlerinin de önlenmesi hedeflenmektedir. Gerek yaşam kalitesini arttırdığı gerekse yaşam süresini uzattığı bilindiğinden, KRK tarama programı Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen kanser tarama programları içerisinde yer almaktadır.
Ülkemizde de Kolorektal Kanser Taraması Ulusal Standartları belirlenerek uygulamaya konulmuştur. 50-70 yaş arasındaki kadın ve erkek nüfusa Toplum Sağlığı Merkezlerine (TSM) bağlı olarak faaliyet göstermekte olan; Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM), Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM) ve Aile Sağlığı Merkezleri (ASM)’nde gaitada gizli kan kiti yardımıyla hızlı, pratik ve güvenilir bir şekilde 2 yılda bir ücretsiz olarak tarama yapılmaktadır. Tarama kapsamında bu yaş grubundaki kişilere ayrıca 10 yılda bir kolonoskopi yapılması önerilmektedir. Tarama sonucunda Gaitada Gizli Kan Testi (GGKT) pozitif olan kişiler ileri tetkik amacıyla ikinci/üçüncü basamak sağlık kuruluşlarına yönlendirilmektedir.
Kolorektal Kanser Risk Faktörleri
KRK geliştirme riski hem çevresel hem de genetik faktörlerden etkilenir.
Kolorektal kanserin değiştirilebilir risk faktörleri şunları içermektedir:
• Aşırı kilolu veya obez olmak
• Fiziksel olarak aktif olmamak
• Fazla miktarda işlenmiş (sosis, salam ve benzeri) veya işlenmemiş kırmızı et (sığır, kuzu, karaciğer ve benzerleri) tüketimi
• Sigara dâhil tütün ürünlerinin kullanımı
• Alkol kullanımı
• Diyabet ve insülin direnci varlığı
• Kolesistektomi

Kolorektal kanserin değistirilemez risk faktörleri arasında ise şunlar yer almaktadır:
• Cinsiyet (hem insidans hem de ölüm oranları erkeklerde kadınlara göre önemli ölçüde
• daha yüksektir.)
• İleri yaş
• Irk ve etnik köken
• Kişide kalın bağırsak poliplerinin veya kalın bağırsak kanseri öyküsünün bulunması
• Kişide inflamatuvar bağırsak hastalığı (Ülseratif kolit veya Crohn hastalığı)
öyküsünün varlığı
• Ailede kalın bağırsak polipleri veya kalın bağırsak kanseri öyküsünün olması
• Kalıtsal bir sendromun varlığı (Lynch Sendromu, adenomatoz ve hamartomatöz
polipozis sendromları vb)
• Tip 2 diyabet hastası olunması
• Akromegali varlığı
• Böbrek transplantasyonu geçirmiş olmak
• Androjen yoksunluğu tedavisi almış olmak
• Kistik fibrozis varlığı
• Abdominopelvik radyasyon öyküsünün olması.
.
Kolorektal Kanser Belirtileri
Enfeksiyon, hemoroid, irritabl bağırsak sendromu veya inflamatuar bağırsak hastalığında da sıklıkla izlenebilen aşağıdaki belirtiler, kolorektal kanserin habercisi olabilmektedir:
• Bağırsak alışkanlıklarında ishal-kabızlık gibi değişikliklerin meydana gelmesi ve bu değişikliklerin birkaç günden uzun sürmesi
• Bağırsakta tam boşalmama hissi
• Parlak ya da koyu kırmızı kanla karakterize rektal kanama
• Dışkının koyu kahverengi veya siyah görünmesine neden olabilecek kanın varlığı
• Karında şişkinlik, kramp tarzında ağrı veya gaz şikâyeti
• Bilinen bir neden olmaksızın kilo kaybı
• Güçsüzlük ve yorgunluk
Kolorektal Kanser Tanısı
Diğer bazı kanserlerde olduğu gibi kolon kanserleri de genellikle iyice büyüyene kadar belirti vermezler. Bu sebeple amaç, daha belirti vermezken tümörü ortaya koymak olmalıdır. Belirtiler gelişmeden önce bir kişinin kanser için taranması, poliplerin ve kanserin erken tanınmasında yardımcı olur. Poliplerin erkenden tanınıp çıkartılması kolorektal kanser gelişimini önleyebilir. Erken tanı konulduğunda kolorektal kanserin tedavisi de daha etkin olabilmektedir. Bu nedenle, genel olarak 50 yaş üstü kişilerde taramaya başlanmalı, kolorektal kanser için artmış riski olan kişilerde ise tarama programına daha erken yaşlarda başlanmalıdır.
Dışkıda gizli kan saptanıp kolonoskopi yapılan kişilerde henüz kanserleşmemiş polip halindeki tümörler tespit edilerek kanser gelişmesi önlenebildiği gibi kanser gelişmiş olan olgularda da erken teşhis ile yaşam süresi ve kalitesi artmaktadır.

Kolorektal Kanser Tedavisi
Kolorektal kanserde cerrahi, ilaç tedavisi (kemoterapi) ve ışın tedavisi (radyoterapi) gibi farklı tedavi seçenekleri uygulanmaktadır.
Kolorektal Kanser Korunma Stratejileri
Kolorektal kanseri önlemek için atılması gereken en önemli adımlardan biri tarama programı olmakla birlikte, aşağıdaki sağlıklı yaşam davranışlarını uygulamak da diğer birçok kanserden olduğu gibi kolorektal kanserlerden korunmada önemlidir:
• Sağlıklı kiloda olmak ve bunu sürdürmek
• Kırmızı ve işlenmiş et tüketimini sınırlandırmak ve daha fazla taze sebze, meyve ve tam tahıl ürünü tüketmek.
• Posa içeriği yüksek besinlerin tüketimini artırmak. (Posa içeriği en yüksek besinler sırasıyla; kuru baklagiller, tahıllar ve sebze-meyvelerdir.)
• Günde 30-60 dakika orta düzeyde fiziksel aktivite yapmak (tempolu yürüyüş, bisiklete binmek gibi)
• Sigara ve alkol kullanmamak.
Kanser taramalarının en önemli bileşenlerinden biri farkındalık çalışmalarıdır. Mart ayı Kolorektal Kanser Farkındalık Ayı olarak tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kabul edilmiş olup bu süre boyunca çeşitli etkinliklerle konuya ilişkin farkındalık oluşturulmaya çalışılmaktadır.


Prostat5.png

Prostat1

Prostat2

Prostat içerisinden hem idrar borusu geçer hem de boşalma (ejekulasyon) sırasında meni idrar yoluna boşalır ve idrar borusundan dışarı çıkar.

Erkek Ürogenital Sisteminin Yan Kesiti

Prostat3

Prostat, sadece erkeklerde bulunan, gözümüz, kulağımız gibi asli bir organımız olup, idrar torbasının çıkışında, idrar kesesinin (mesane) hemen altında ve rektumun (kalın bağırsağın son bölümü) önünde yer alır. Başlıca işlevi üreme ile ilgili olup, yaklaşık bir ceviz iriliğinde 18-20 gramlık bir salgı bezidir. İçinden hem idrar kanalı (üretra) geçer, hem de meni boşaltım kanalları geçer. Meni prostatın içerisinden geçip idrar yoluna boşalarak dışarı atılır.
Prostatın önemi, hem meni (semen/ er suyu) olarak adlandırılan sıvının büyük bir kısmını salgılaması, hem de bu sıvı içerisinde spermlere canlılık ve hareketlilik kazandıran, spermleri koruyan birtakım maddelerin bulunmasından dolayıdır. Boşalma ( ejakülasyon ) ile ortaya çıkan meninin yaklaşık olarak yalnızca % 5-10’luk kısmını sperm hücreleri oluşturur, geri kalan büyük kısmını diğer bezlerden (Seminal bez, Prostat ve Bulboüretral bez) gelen ve spermin kadın üreme organlarında canlı kalmasını sağlayan sıvılar oluşturur. Prostat salgısında bir problem olması durumunda, sperm hareketleri ve canlılığı bozulacağı için çocuk sahibi olma konusunda sorun oluşabilir, yani kısırlığa sebep olabilir.
Prostat yaşlanmayla birlikte erkeklerin çoğunda boyut olarak büyüme gösterir, genelde dışa doğru büyüme ile içe doğru büyüme yani, idrar borusunu sıkıştırma orantılıdır, prostat ne kadar büyükse idrar yapma o kadar zorlaşır. Prostat normal boyutlarının üzerine çıktığında her erkekte benzer bir yol izlemez. Bazı erkeklerde prostat içinden geçen idrar kanalına doğru büyüme olurken, bazı erkeklerde de idrar torbasının içine doğru büyüme gerçekleşir. Bu tip büyümelerde, ultrason görüntülerinde prostat hafif büyümüş olarak görünürken hastada ciddi şikayetler oluşabilir. Prostatın dışarıya doğru genişlediği durumlarda, eğer idrar yolunu sıkıştırmamışsa, prostat çok büyük olmasına rağmen hastada aynı oranda şikâyet oluşmaz. Yani erkek hastalarda prostatı değerlendirirken sadece hacim olarak büyümesine bakmayız, esas olarak idrar yolunu sıkıştırma ve buna bağlı idrar yapmada zorluk yapma düzeyine bakarız. Hastada dışa doğru belirgin büyümüş prostat olabilir, işemesi rahatsa ve işeme testleri ve kanser tarama testleri normalse hasta genelde 6 aylık periyotlarla izleme alınır.
Prostat büyümesine bağlı şikâyetler nelerdir:
• Sık tuvalete gitme,
• İdrar yaparken yanma,
• Geceleri idrar yapmak için uykudan kalkma,
• Bir anda tuvalet ihtiyacı hissedip, hızla tuvalete koşma ve bazen idrar kaçırma,
• İdrar başlangıcında bekleme, kesik kesik, ince ve çatallı işeme,
• İdrar bitiminde uzun süren damlama ve idrar bitmemiş, halen idrar var hissi duyma,
• Mesane bölgesinde ağrı

Prostat büyümesinin tanısı nasıl konulur?
Prostat büyümesinin tanısı kan ve idrar tahlilleri ile ultrasonografi, idrar akım testi (üroflow) gibi hastayı herhangi bir şekilde rahatsız etmeyecek tetkik ve tahliller ile konulmaktadır.
Hastada antibiyotik ve antienflamtuar tedaviye rağmen devam eden PSA yüksekliği varsa, rektal muayenede veya ultrason incelemesinde prostatta nodül saptanmışsa, Multi Parametrik Prostat MR incelemesi ve gerektiğinde Transrektal Prostat Ultrasonu kılavuzluğunda Prostat İğne Biyopsi işlemi yapılarak olası bir Prostat Kanseri olup olmadığı netleştirilmelidir.
Çünkü İyi huylu prostat büyümesinin (BPH: Benign Prostat Hiperplazisi) tedavisi farklı, Prostat kanserine bağlı prostat büyümesinin tedavisi farklıdır.
Bir hastada hem BPH, hem de prostat kanseri birlikte bulunabilir, tedavi hastalığın evresine ve idrar yolunda yaptığı sıkışmaya göre değişkenlik gösterir.40 yaşın üzerindeki her erkeğin, idrarla ilgili sıkıntıları olsun ya da olmasın, en az yılda bir kez prostat muayenesi ve PSA testi için Üroloğa gitmesi önerilmektedir. Özellikle 1. derece akrabalarında (baba, erkek kardeş) prostat kanseri olan kişilerde bu kontroller çok önemlidir. Çünkü 1.derece akrabalarında prostat kanseri olan erkeklerde, prostat kanseri görülme riski, diğer erkeklere oranla 2-6 kat daha fazladır.

İyi Huylu Prostat Büyümesinin (BPH) Tedavisi
BPH tedavisi; Medikal tedavi ve Cerrahi tedavi olarak iki ana gruba ayrılır.
BPH tedavisinde ilk tedavi yaklaşımı medikal tedavi olmalıdır. Medikal tedavinin başarısız olduğu durumlarda diğer tedavi yöntemleri düşünülmelidir.
İlaç tedavisinde amaç, idrar akışını rahatlatmaktır, bu amaçla kullanılan ilaç grupları ve kısaca etki mekanizmaları şunlardır.
1- Alfa Bloker İlaçlar:
Bu gruptaki ilaçlar mesane çıkımı ve prostatik üretradaki düz kasları gevşeterek idrar akış hızını artırırlar, yani daha rahat idrar yapmayı sağlarlar. (Tamsulosin, Terazosin, Alfuzosin, Silodosin, Doksazosin)
Bu ilaçlar aynı zamanda damar düz kaslarını da gevşettiği için bir miktar tansiyon düşüklüğüne de yol açarlar.
En belirgin yan etkileri;
– Ortostatik Hipotansiyon (ani ayağa kalkışlarda ani olarak tansiyon düşmesi ve göz kararması, bu nedenle yavaş ayağa kalkma önerilir)
-Retrograd ejekulasyon ( meninin dışarı atılamaması, kişi orgazm olur ama mesane çıkışı gevşediği için meni mesaneye boşalır daha sonra idrarla atılır)
2- Prostat hacminde azalmaya yol açan ilaçlar ( 5-alfa redüktaz inhibisyonu yapıp, testosteronun di-hidro testosterona dönüşümünü engelleyerek etki ederler. Etken maddesi Finasderid, Dutasterid olan ilaçlar)
3- Sabal ekstresi denilen bir bitki ekstersi de bazen medikal tedavide kulanımaktadır.
4- Üriner enfeksiyon saptanırsa, kültür-antibiogram testi sonucuna göre uygun antibiyotik tedavisi uygulanır.

Medikal tedavinin yeterli olmadığı durumlarda cerrahi tedavi yöntemleri gündeme gelmelidir. Bu yöntemler kısa başlıklar halinde şöyle sıralanabilir;
Açık Prostatektomi
Transuretral rezeksiyon (TUR) (Bipolar enerji, Plazmokinetik enerji veya Monopolar enerji ile yapılır)
Transuretral yolla uygulanan Lazer Enükleasyon (HOLEP-Holmium Lazer ile yapılır)
Transuretral yolla uygulanan Lazer Vaporizasyon (Buharlaştırma-KTP, Diod, Thulium Lazer ie yapılır)
Güncel olarak en son uygulamaya konulan tedavi; Transperineal Prostat Laser Ablasyon Tedavisidir.Bu yöntemde herhangi bir cerrahi işlem yapılmadan direkt olarak ince iğnelerle, ağrısız bir şekilde prostat içerisine laser fiber uçlarını yerleştirerek prostat içerisine laser uygulamaktayız.Bu yöntemde kanama olmaması , cinsel fonksiyonların bozulmaması, idrar kaçırma riskinin olmaması en önemli avantajlardır.İşlem lokal anestezi ile uygulanabildiğinden ağır hastalığı olan, yaşlı hastalara da güvenli bir şekilde uygulanabilmektedir. Kliniğimizde bu uygulamaya başlanmıştır.
Bu yöntemde prostat kanserinin tedavisi de mümkündür. Erken yakalanmış, prostat dışına yayılmamış kanserli hücreler lazerle yakılmak sureti ile diğer tedavi yöntemlerine göre çok daha kolay bir şekilde tedavi edilmektedir.
Prostat kanserinin diğer tedavi yöntemleri ise, prostatın tümüyle,( içe büyüyen doku ve kabuk birlikte çıkartılır) seminal keselerle birlikte çıkartılır. Bu işleme Radikal Prostatektomi denilir. İşlem, Açık Cerrahi, Robotik Cerrahi, Laparoskopik Cerrahi yöntemlerinden birisi ile yapılır. Patoloji sonucuna göre gerekirse radyoterapi, hormonal tedavi, kemoterapi gibi ek tedaviler uygulanabilir.

Prostat4
Büyümüş prostatın endoskopik görünümü

Prostat5

Prostat6
TUR Prostatektomi şematik görünüm

Prostat7
Laser Prostatik Vaporizasyon (Buharlaştırma) şematik görünüm

Prostat8
Lazer Vaporizasyon sonrası prostatik üretranın endoskopik görünümü



Beyhekim Resmi Logo

YENİLİYOR, YENİLENİYOR, GELİŞİYORUZ





Son değişiklik zamanı: 13.05.2024, 21:07



Özel Beyhekim Hastanesi – Her Hakkı Saklıdır.



Powered by: EVS Dijital

Son değişiklik zamanı: 13.05.2024, 21:07