Blog

down-sendromlular-gunu-gorsel-1200x733.png

Down sendromu; Ortalama her 800 doğumda bir görülür. Tüm dünyada 6 milyon civarında Down Sendromlu birey yaşamaktadır.
Bu sendrom genetik bir hastalıktır ve anne karnında tanı yöntemleri ile büyük olasılıkla saptanmaktadır. Normal bir insanın kromozom sayısı 46 iken Down Sendromlu bireylerin kromozom sayısı 47 dir. Bu farklılığın nedeni; iki adet olması gereken 21. kromozomdan üç adet bulunmasıdır.
Down Sendromunun oluşmasında; ülke, milliyet, sosyo-ekonomik statü farkı yoktur. Down Sendromuna sebep olduğu bilinen tek etmen hamilelik yaşıdır, hamilelik yaşı ilerledikçe risk artar. Ülkemizde, doğum öncesi dönemde anne adaylarının, Down Sendromu gibi fetal anomaliler ve kromozomal bozukluklara yönelik tarama testleri ve USG incelemeleri hakkında bilgilendirilmeleri sağlanarak gerekli yönlendirmeler yapılmaktadır.
Trisomy 21, Translokasyon ve Mozaik olmak üzere 3 tip Down Sendromu vardır. Down Sendromu tanısı doğumdan hemen ya da kısa bir süre sonra konulur. Down Sendromlularda görülen bazı fiziksel özellikler; çekik küçük gözler, basık burun, kısa parmaklar, kıvrık serçe parmak, kalın ense, avuç içindeki tek çizgi, ayak başparmağının diğer parmaklardan daha açık olması tipiktir.
Down Sendromlu bireyler bazı rahatsızlıklara daha yatkındırlar. Bu yüzden sağlık kontrollerinin aksatılmadan ve zamanında yapılması önemlidir. Down Sendromlu bebeklerin fiziksel ve zihinsel gelişimi yaşıtlarına göre daha geridedir. Ancak uygun eğitim programları ile toplum hayatına başarı ile uyum sağlayabilmektedirler.
Down Sendromu olan bireylerde ruhsal ve emosyonel geriliğin yanında şeker hastalığı, kalp hastalığı ve kan kanserine yatkınlık gibi ciddi organ hastalıkları ve kanserleri gelişme sıklığı artmıştır. Ancak bu riskler iyi bilindiği için Down sendromlu bireyler Çocuk doktorları tarafından gelişebilecek risklere hazır olarak takip edilir.


kolorektal-kanseri-gorsel-1200x733.png

hsgm logo

Beyhekim Resmi Logo


Kolorektal kanserler (KRK) dünyada ve ülkemizde yaygın görülen kanser türleri arasında yer almaktadır. Dünya çapında bir yıl içerisinde 1.9 milyon (%10) yeni kolorektal kanser vakası ve 935 bin (%9,4) kolorektal kanser kaynaklı ölüm vakası tespit edilmiştir. Türkiye Birleşik Veri Tabanına göre, ülkemizde bu kanser türleri hem erkeklerde hem de kadınlarda 3. sırada yer almaktadır. Avustralya ve Yeni Zelanda, Avrupa ve Kuzey Amerika’da görülme sıklığı Asya ve Afrika bölgelerine göre daha yüksektir. Bu coğrafi farklılığın önemli etkenlerinin; beslenme tarzı, çevresel maruziyet ve genetik yatkınlık olduğu düşünülmektedir. 40 yaşın altında KRK nadirken, 40-50 yaştan sonra görülme sıklığı artmaya başlamaktadır. KRK vakalarının %85’i 50 yaş ve üzerindedir.
Erken evrede teşhis edildiğinde büyük ölçüde tedavi edilebilir bir hastalık olan kolorektal kanserde tarama programlarının uygulanması ile söz konusu hastalığın morbidite ve mortalitesi üzerinde çok olumlu kazanımlar sağlandığı yapılan birçok çalışma ile ortaya konmuştur. Kolorektal kanserlerin taranmasındaki temel amaç; ülke çapında oluşturulan ulusal bir tarama programını hedef popülasyona uygulayarak kolorektal patolojileri henüz premalign veya erken evrede tespit etmenin yanı sıra etkin ve basit tedavi yöntemleriyle invazif kanser sıklığı ile buna bağlı morbidite ve mortaliteyi azaltmaktır. Bu yolla olası karmaşık ve pahalı tedavi gereksinimlerinin de önlenmesi hedeflenmektedir. Gerek yaşam kalitesini arttırdığı gerekse yaşam süresini uzattığı bilindiğinden, KRK tarama programı Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen kanser tarama programları içerisinde yer almaktadır.
Ülkemizde de Kolorektal Kanser Taraması Ulusal Standartları belirlenerek uygulamaya konulmuştur. 50-70 yaş arasındaki kadın ve erkek nüfusa Toplum Sağlığı Merkezlerine (TSM) bağlı olarak faaliyet göstermekte olan; Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM), Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM) ve Aile Sağlığı Merkezleri (ASM)’nde gaitada gizli kan kiti yardımıyla hızlı, pratik ve güvenilir bir şekilde 2 yılda bir ücretsiz olarak tarama yapılmaktadır. Tarama kapsamında bu yaş grubundaki kişilere ayrıca 10 yılda bir kolonoskopi yapılması önerilmektedir. Tarama sonucunda Gaitada Gizli Kan Testi (GGKT) pozitif olan kişiler ileri tetkik amacıyla ikinci/üçüncü basamak sağlık kuruluşlarına yönlendirilmektedir.
Kolorektal Kanser Risk Faktörleri
KRK geliştirme riski hem çevresel hem de genetik faktörlerden etkilenir.
Kolorektal kanserin değiştirilebilir risk faktörleri şunları içermektedir:
• Aşırı kilolu veya obez olmak
• Fiziksel olarak aktif olmamak
• Fazla miktarda işlenmiş (sosis, salam ve benzeri) veya işlenmemiş kırmızı et (sığır, kuzu, karaciğer ve benzerleri) tüketimi
• Sigara dâhil tütün ürünlerinin kullanımı
• Alkol kullanımı
• Diyabet ve insülin direnci varlığı
• Kolesistektomi

Kolorektal kanserin değistirilemez risk faktörleri arasında ise şunlar yer almaktadır:
• Cinsiyet (hem insidans hem de ölüm oranları erkeklerde kadınlara göre önemli ölçüde
• daha yüksektir.)
• İleri yaş
• Irk ve etnik köken
• Kişide kalın bağırsak poliplerinin veya kalın bağırsak kanseri öyküsünün bulunması
• Kişide inflamatuvar bağırsak hastalığı (Ülseratif kolit veya Crohn hastalığı)
öyküsünün varlığı
• Ailede kalın bağırsak polipleri veya kalın bağırsak kanseri öyküsünün olması
• Kalıtsal bir sendromun varlığı (Lynch Sendromu, adenomatoz ve hamartomatöz
polipozis sendromları vb)
• Tip 2 diyabet hastası olunması
• Akromegali varlığı
• Böbrek transplantasyonu geçirmiş olmak
• Androjen yoksunluğu tedavisi almış olmak
• Kistik fibrozis varlığı
• Abdominopelvik radyasyon öyküsünün olması.
.
Kolorektal Kanser Belirtileri
Enfeksiyon, hemoroid, irritabl bağırsak sendromu veya inflamatuar bağırsak hastalığında da sıklıkla izlenebilen aşağıdaki belirtiler, kolorektal kanserin habercisi olabilmektedir:
• Bağırsak alışkanlıklarında ishal-kabızlık gibi değişikliklerin meydana gelmesi ve bu değişikliklerin birkaç günden uzun sürmesi
• Bağırsakta tam boşalmama hissi
• Parlak ya da koyu kırmızı kanla karakterize rektal kanama
• Dışkının koyu kahverengi veya siyah görünmesine neden olabilecek kanın varlığı
• Karında şişkinlik, kramp tarzında ağrı veya gaz şikâyeti
• Bilinen bir neden olmaksızın kilo kaybı
• Güçsüzlük ve yorgunluk
Kolorektal Kanser Tanısı
Diğer bazı kanserlerde olduğu gibi kolon kanserleri de genellikle iyice büyüyene kadar belirti vermezler. Bu sebeple amaç, daha belirti vermezken tümörü ortaya koymak olmalıdır. Belirtiler gelişmeden önce bir kişinin kanser için taranması, poliplerin ve kanserin erken tanınmasında yardımcı olur. Poliplerin erkenden tanınıp çıkartılması kolorektal kanser gelişimini önleyebilir. Erken tanı konulduğunda kolorektal kanserin tedavisi de daha etkin olabilmektedir. Bu nedenle, genel olarak 50 yaş üstü kişilerde taramaya başlanmalı, kolorektal kanser için artmış riski olan kişilerde ise tarama programına daha erken yaşlarda başlanmalıdır.
Dışkıda gizli kan saptanıp kolonoskopi yapılan kişilerde henüz kanserleşmemiş polip halindeki tümörler tespit edilerek kanser gelişmesi önlenebildiği gibi kanser gelişmiş olan olgularda da erken teşhis ile yaşam süresi ve kalitesi artmaktadır.

Kolorektal Kanser Tedavisi
Kolorektal kanserde cerrahi, ilaç tedavisi (kemoterapi) ve ışın tedavisi (radyoterapi) gibi farklı tedavi seçenekleri uygulanmaktadır.
Kolorektal Kanser Korunma Stratejileri
Kolorektal kanseri önlemek için atılması gereken en önemli adımlardan biri tarama programı olmakla birlikte, aşağıdaki sağlıklı yaşam davranışlarını uygulamak da diğer birçok kanserden olduğu gibi kolorektal kanserlerden korunmada önemlidir:
• Sağlıklı kiloda olmak ve bunu sürdürmek
• Kırmızı ve işlenmiş et tüketimini sınırlandırmak ve daha fazla taze sebze, meyve ve tam tahıl ürünü tüketmek.
• Posa içeriği yüksek besinlerin tüketimini artırmak. (Posa içeriği en yüksek besinler sırasıyla; kuru baklagiller, tahıllar ve sebze-meyvelerdir.)
• Günde 30-60 dakika orta düzeyde fiziksel aktivite yapmak (tempolu yürüyüş, bisiklete binmek gibi)
• Sigara ve alkol kullanmamak.
Kanser taramalarının en önemli bileşenlerinden biri farkındalık çalışmalarıdır. Mart ayı Kolorektal Kanser Farkındalık Ayı olarak tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kabul edilmiş olup bu süre boyunca çeşitli etkinliklerle konuya ilişkin farkındalık oluşturulmaya çalışılmaktadır.


gorsel-1200x733.png

hsgm logo

Beyhekim Resmi Logo


Uluslararası Çocukluk Çağı Kanser Günü olan 15 Şubat’ta çocukluk çağı kanseri hakkında farkındalık yaratmak, kanserli çocuklar ve ergenlere, hastalık sonrası hayatta kalanlara ve ailelerine destek sağlamak için küresel bir iş birliği kampanyası yürütülmektedir. 2002 yılından bu yana her yıl 15 Şubat günü, küresel çapta gerçekleştirilen etkinliklerle dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar kanserli tüm çocuk ve ergenlerin tedavi, bakım ve desteğe eşit erişim ihtiyaçlarına dikkat çekilmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) verilerine göre; Dünya çapında çocuklarda ve adölesanlarda (0-19) bir yıl içerisinde 300 bine yakın yeni kanser vakası tespit edilmektedir.
Çocukluk çağında ortaya çıkan kanser türleri genellikle yetişkinlikte ortaya çıkan kanser türlerinden önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Tüm çocukluk çağı kanserlerinin neredeyse yarısı lösemi ve lenfomalar olmak üzere kan ve lenfatik sistemin kanserleridir. Sık görülen diğer bir tür ise %20 oranı ile merkezi sinir sistemi tümörleridir. Yetişkinlerde en sık görülen meme, akciğer, kolorektal kanserler çocuk ve ergenlerde oldukça nadir görülmektedir. Erken evrede teşhis edilen birçok çocukluk çağı kanseri yüksek oranlarda tedavi edilebilmektedir. Ancak kanser, çocuk ölümlerinin önemli bir nedeni olmaya devam etmektedir. Dünyada bir yılda yaklaşık 80 bin kişi çocukluk çağı kanseri nedeni ile hayatını kaybetmektedir. Hayatta kalma oranı bölgeden bölgeye göre değişmekle birlikte, yüksek gelir seviyesine sahip ülkelerde %80 civarında iken orta ve düşük gelirli ülkelerde %20’ye kadar düşmektedir. Ülkemizin verilerinin de yer aldığı Küresel Kanser Sağkalım Eğilimleri SürveyansI (CONCORD-3) çalışmasına göre; akut lenfoblastik lösemi ve lenfoma gibi türlerde 5-yıllık sağ kalım oranları %80 ve üzeri bulunmuştur.
Çocukluk çağı kanserlerinin neden sonuç ilişkisi erişkinlerde görülen kanserler kadar net değildir ve bilinen bir tarama programı yoktur. Bugüne kadar çocukluk çağı kanserleri için sadece birkaç kesin risk faktörü tanımlanmıştır. Karsinojenitesi bilinen risk faktörlerinden biri iyonlaştırıcı radyasyondur. İyonize radyasyonun lösemi ve tiroid kanser riskini arttırdığı yapılan birçok çalışma ile ortaya konmuştur. Olası diğer risk faktörleri arasında; genetik, yatkınlık, genetiğe dayalı bireysel duyarlılık, bazı virüslere maruziyet (Epstein-Barr, Hepatit B, İnsan Herpes ve HIV virusları gibi) yer almaktadır.
Erken belirtiler genellikle çok daha yaygın hastalıkların veya yaralanmaların neden olduğu belirtilere benzer olduğundan çocuklardaki kanserleri hemen fark etmek zor olabilir. Yine de birçok çocukluk çağı kanseri bir çocuk doktoru ya da ebeveynler tarafından erken tespit edilir. Çocuklarda kanser yaygın olmamakla birlikte, geçmeyen olağandışı belirti veya semptomların varlığında bir sağlık kuruluşuna baş vurmak doğru olacaktır. Çocukluk çağı kanserleri için uyarıcı olabilecek belirti ve semptomlar şu şekilde sıralanabilir:
• Deride solukluk (Kansızlık, anemi varlığı)
• Halsizlik
• Enfeksiyonlara yatkınlık
• Sıra dışı kanamalar (burun kanaması, diş eti kanamaları, cilt altı kanaması gibi), ciltte sık sık morluklar, kesik oluştuğunda kanamanın güçlükle durdurulması
• İştahsızlık, açıklanamayan ani kilo kaybı
• Dalakta büyüme
• Lenf düğümlerinde şişlikler
• Kemik ve eklemlerde ağrılar (özellikle sıklığı ve şiddeti artıyorsa, uykudan uyandırıyorsa)
• Açıklanamayan ateş
• Ani görme değişiklikleri
• Genellikle kusmanın eşlik ettiği, sık baş ağrısı
Çocuk kanserlerinde tedavi başarısı yüksektir. Erken tanı konduğunda bu daha da yüksek olacaktır. Bu belirtilerin ebeveynler tarafından dikkate alınması yararlı olacaktır.


unya-kanser-gunu-1200x733.png

hsgm logo

Beyhekim Resmi Logo


Kanser hem dünya hem ülkemiz için ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer almaktadır. Ölüm nedenlerine bakıldığında dünya geneli için yaklaşık her 6 ölümden birinin, ülkemiz için ise her 5 ölümden birinin kanser nedeniyle gerçekleştiği görülmektedir. Dünya Kanser Günü, gerek kanser konusunda farkındalığı ve eğitimi artırarak gerekse dünyanın her yerindeki hükümetler ile bireyleri hastalığa karşı harekete geçmeye zorlayarak her yıl milyonlarca önlenebilir ölümün önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Dünya Kanser Günü; yankı uyandırmayı, değişim aşılamayı ve farkındalık günü ile sınırlı kalmayarak daha sonraki günlerde de sürdürülecek bir eylemi harekete geçirmeyi amaçlayan bir kampanyadır.

Uluslararası Kanser Kontrol Örgütü ve Dünya Sağlık Örgütü gibi kanser alanında yoğun çalışmaları bulunan uluslararası saygın kuruluşlar, her bireyin, küçük ya da büyük eylemlerinin, uzun vadeli, olumlu değişimlere yol açacağını ifade ederek kanserleri önleme yolunda kişilere şu risk faktörlerinden kaçınma çağrısında bulunmaktadır:
• Sigara ve dumansız tütün ürünlerini de içeren tütün kullanımı
• Fazla kilolu veya obez olmak
• Düşük meyve ve sebze alımını içeren sağlıksız beslenme
• Fiziksel aktivite eksikliği
• Alkol kullanımı
• Cinsel yolla bulaşan Human Papilloma Virus (HPV) enfeksiyonu
• Hepatit veya diğer kanserojen enfeksiyonlara maruziyet
• İyonlaştırıcı ve ultraviyole radyasyon maruziyeti
• Kentsel hava kirliliği
• Kati yakıt kullanımından kaynaklanan iç mekân dumanı

Sonuç itibariyle; kansere yol açabileceği kanıtlanmış risk faktörlerinin farkına vararak, bunlardan korunmada bireysel ve toplumsal temelde yapılacaklar konusunda bilgilenerek, önleme çabalarını kararlılıkla sürdürerek ileri dönemlerde daha büyük bir toplumsal yük haline gelmesi beklenen kanserle savaşımda önemli kazanımlar elde edileceğine şüphe yoktur.

Kanser hastalıklarının her bir tipinin kendine göre etyolojisi, risk faktörleri, tanı ve tedavi yöntemleri vardır. Bu yüzden erken tanı ve tarama stratejileri de kanser tiplerine göre değişmektedir. Bazı kanser tipleri için (örneğin meme, kalın bağırsak, rahim ağzı vs) tarama Önerilirken bazı kanser tipleri için önerilmemektedir (örneğin pankreas, tiroid, mesane gibi).

Dünya Sağlık Örgütü; meme, rahim ağzı ve kalın bağırsak kanserlerinde vakaların erken evrelerde yakalanmasına yönelik toplum tabanlı tarama programları önermektedir. Ancak bu çalışmaların bütüncül bir kanser kontrol programının parçası olması gerektiğini belirtmektedir.

Ülkemizde DSÖ önerileri doğrultusunda 2008 yılından itibaren kayıt, önleme, tarama ve tedavi çalışmalarını bir arada barındıran Ulusal Kanser Kontrol Programı kapsamında; meme, kalın bağırsak ve rahim ağzı kanserleri için, toplumun kaynaklarına ve hastalık yüküne uygun olarak tarama programları yürütülmektedir.

Ülke genelinde kanser taramaları; Birinci Basamak ve 2.-3. Basamak Sağlık Kuruluşlarında, Toplum tabanlı ve fırsatçı taramalar şeklinde yapılmaktadır.

Kırsal ve dezavantajlı gruplarımıza illerimizdeki mobil tarama araçları ile de tarama hizmeti verilmektedir. Taramalarımız Covid-19 pandemisi nedeni ile “Enfeksiyon Kontrol Önlemleri Rehberi doğrultusunda gerekli önlemler alınarak devam etmektedir. Fırsatçı taramalar ise ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında yapılmaktadır.

Ülkemizde yürütülen Ulusal Kanser Tarama programımızda,

Meme kanseri taraması; 40-69 yaş arasındaki kadınlara yılda bir kez klinik meme muayenesi yapılmakta, 2 yılda bir mamografi çekilmektedir.

Rahim ağzı kanseri taraması; 30- 65 yaş arası kadınlara 5 yılda bir HPV-DNA ve smear testi ile yapılmaktadır.

Kalın bağırsak kanseri taraması; 50-70 yaş arasındaki kadın ve erkeklere 2 yılda bir Gaitada Gizli Kan Testi (GGK) yapılmakta, 10 yıl da birde kolonoskopi önerilmektedir.

Tarama sonrasında pozitif ya da şüpheli bulunan kişiler ikinci, üçüncü basamak sağlık kuruluşlarına yönlendirilmekte ve ileri tetkikler yapılmaktadır. Teşhis ve tedavi hizmetleri ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşları tarafından yapılmaktadır.

Ülkemizde hem taramaları artırmak hem de sağlık okuryazarlığı konusunda vatandaşlarımızı bilgilendirmek üzere 81 ilde kanser farkındalık çalışmaları yapılmaktadır.


serviks-blog-yazisi-1200x733.png

OCAK AYI: RAHİM AĞZI (SERVIKS) KANSERİ FARKINDALIK AYI
Bir ülkede rahim ağzı kanserinden kaynaklı ölümü engellenen kadın sayısı o ülkenin sağlık hizmetleri yönünden gelişmişliği ve kadına verilen değer ile doğru orantılıdır. Rahim ağzında gelişen bir kanser türü olan Rahim ağzı Kanseri, tarama yöntemleri ile erken tanı alarak hastalığa bağlı ölüm oranlarının büyük oranda azaltılabildiği kanıtlanmıştır. Bu nedenle Bakanlığımız buna yönelik kapsamlı sağlık programlarının içine Rahim ağzı Kanser taramalarını da alarak büyük bir başarı ile yürütmeye devam etmektedir. Ocak ayı Rahim Ağzı Kanseri Farkındalık Ayı olarak belirlemiş olup dünyanın birçok ülkesinde hastalığa dikkat çekmek üzere Farkındalık etkinlikleri düzenlenmektedir Ülkemizde de bu farkındalık etkinlikleri tüm illerimizde yapılarak halkımıza bu konuda bilinçlendirip tarama programlarımız tanıtılmaktadır.

Rahim Ağzı Kanseri Neden Önemli?
• Rahim ağzı kanseri önlenebilen bir hastalıktır.
• Rahim ağzı kanseri erken teşhis edildiğinde %100 tedavi edilebilir bir kanser türüdür.
• Rahim ağzı kanserinden ölüm tamamen engellenebilir durumdadır.
Risk faktörleri:
Aşağıdaki özelliklere sahip bir kadınsanız, rahim ağzı kanseri için yüksek risk altında olabilirsiniz.
• 30 yaşın Üzerinde olup tedavi edilmemiş Human Papilloma Virüs (HPV) ve/veya cinsel yolla bulaşan diğer enfeksiyonlarınız var ise. (HPV, rahim ağzı kanseri de dahil olmak üzere en az altı kanser türüne neden olabilen, cinsel yolla bulaşan yaygın bir virüstür.)
• Erken yaşta (16 yaş öncesi) aktif cinsel yaşama başladıysanız. Birden fazla seks partneriniz var ise.
• Düzenli şekilde rahim ağzı kanser taramaları yaptırmıyor iseniz.
• Sigara içiyorsanız
• Meyve ve sebzeyi az tüketmek şeklinde bir beslenme alışkanlığınız var ise.
• Uzun süre (5 yıldan fazla) doğum kontrol hapı kullanma öykünüz var ise.
• Zayıflamış bağışıklık sistemi (Insan İmmün Yetmezlik Virüsü/HIV gibi) söz konusu ise
• Aşırı kilolu veya obez iseniz.
• Rahim ağzı kanseri olan bir kız kardeş veya anne gibi yakın bir akrabanız varsa.
• Doğumdan önce dietilstilbestrol’e (DES) maruz kalmış iseniz.

Belirtileri: Rahim ağzında kanser öncesinde gelişen değişiklikler genellikle belirti vermeyip ancak pelvik muayene, Pap testi ve HPV testleri ile erken dönemde tespit edilebilmektedir. Aşağıdaki belirtilerden herhangi biriyle karşılaşırsanız hemen bir sağlık uzmanına başvurunuz:
• Vajinadan artan miktarda veya alışılmadık türde akıntı geliyorsa
• Sırt, bacak veya kadın cinsel organlarının olduğu bölgede ağrı gözleniyorsa
• Yorgunluk, kilo kaybı, iştahsızlık gelişmişse
• Tek ya da iki bacakta şişkinlik varsa
• İdrar yaparken ağrı gözleniyorsa
• Normal adet dönemi dışındaki zamanlarda lekelenme tarzında hafif kanama oluyorsa
• Normalden daha uzun süren veya daha ağır olan âdet kanaması söz konusu ise
• Cinsel ilişki sırasında veya sonrasında kanama veya ağrı gözleniyorsa
• Menopoz sonrası kanama izleniyorsa.

Erken Teşhis
Tarama ve erken teşhis ile tedavisi yüzde yüz mümkün olan rahim ağzı kanseri, günümüzde kanserden ölüm nedenleri arasında çok geride yer almaktadır. Rahim ağzı kanseri HPV ile ilişkili olan en yaygın hastalıktır. Neredeyse tüm rahim ağzı kanserleri HPV enfeksiyonu nedeniyle gelişmektedir. HPV ayrıca kadın ve erkeklerde cinsel organ ve ağız boşluğu kanserlerine de neden olmaktadır. HPV’nin tespiti, erken dönemde rahim ağzındaki kanser öncülü değişikliklere işaret ederek kanser teşhisini kolaylaştırmaktadır. Günümüzde rahim ağzı kanserini önlemeye veya erken bulmaya yardımcı olmak üzere geliştirilmiş iki tarama testi yaygın şekilde kullanılmaktadır.
• Pap testi (veya Pap smear), uygun şekilde tedavi edilmezse rahim ağzı kanserine dönüşebilecek olan prekanseröz durumları (rahim ağzındaki hücre değişiklikleri) arama esasına dayanır.
• HPV testi ise bu hücresel değişikliklere neden olabilecek virüsün (insan papilloma virüsü) rahim ağzı hücrelerinde tespiti esasına dayanan bir testtir.
• Her iki test de son derece basit ve ağrısız işlemler olup aynı anda yapılmaktadır.

Rahim ağzı kanseri Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ tarafından) “önlenebilen bir ölüm nedeni” olarak tanımlanmaktadır. Bu gerçekten hareketle tehlikeli olmasının yanında önlenebilir bir kanser olma özelliğini taşıyan bu hastalık için tüm dünyada tarama yapılması ve her ülkenin kendi kontrol politikasını oluşturması önerilmektedir. Ülkemizde uygulanan ulusal kanser tarama programı uyarınca, tarama standartlarımız doğrultusunda 30-65 yaş aralığındaki kadınlara her 5 yılda bir HPV ve Pap Testi uygulanmaktadır. Yapılan ilk test sonucu “hastalık yok” olarak değerlendirildiğinde; yani HPV testinin negatif olması veya Pap-smear patoloji raporunun normal gelmesi durumunda kişi bilgilendirilir. HPV testine göre, rahim ağzı kanseri yapan virusu taşımadıkları, Pap-smear testine göre, alınan sürüntüde kanser öncülü hücrelerin olmadığı bilgisi verilir. Bu sonuçlar rahim ağzı kanseri olmadığını veya ileride asla olmayacağını garantilemez. Kişi, 5 yıl sonra tekrar rahim ağzı kanseri taramasına davet edilir. Pozitif olgular ise teşhis merkezlerimize ileri tetkik için gönderilmektedir.

Tarama Testleri Nerelerde Yapılabilir?
Ülkemizde rahim ağzı kanseri taramaları ÜCRETSİZ olarak Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezlerinde (KETEM), Aile Sağlığı Merkezlerinde (ASM), Toplum Sağlığı Merkezlerinde (TSM) ve Sağlıklı Hayat Merkezlerinde (SHM) yapılmaktadır.
Bakanlığımız ve Bilim kurulunun hazırlamış olduğu COVID-19 pandemisinde Enfeksiyon Kontrol Önlemleri Rehberi doğrultusunda gerekli önlemler alınarak kanser taramaları devam etmektedir.

Tedavi
• Rahim ağzı kanseri ameliyat, radyasyon ve kemoterapi ile tedavi edilir. Bu tedavi seçenekleri hastanın durumuna ve ihtiyacına göre tek başına veya birbiriyle kombinasyon halinde verilebilir.
• Tedavi kanserin evresine, tümör hücrelerinin türüne ve tıbbi durumunuza bağlıdır.

Korunma
Günümüzde etkin tarama testlerinin ve İnsan Papilloma Virüs (HPV) enfeksiyonlarını önleyici aşının varlığı sebebiyle rahim ağzı kanseri yüksek oranda önlenebilir durumdadır. Rahim ağzı kanseri erken tespit edildiğinde, yüksek oranda tedavi edilebilir ve uzun süre hayatta kalma ve iyi yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Korunmada dikkat edilecek hususlar şu şekilde özetlenebilir:
• HPV’nin en çok kanser yapan tiplerine karşı geliştirilen ve koruyuculuğu yüksek olan aşılar mevcuttur. Dünya Sağlık Örgütü, rahim ağzı kanserine karşı 9-14 yaşlarındaki kız çocuklara aşı yapılmasını önermektedir.
• 30 yaşından itibaren tarama testlerini düzenli bir şekilde yaptırmak.
• Güvenli cinsel ilişki konusunda eğitim almak.
• Cinsel aktivite sırasında prezervatif (kondom) kullanmak.
• Erkeklerin sünnet olması.
• Sigara kullanmamak.
• Sebze ve meyvelerden zengin sağlıklı beslenmek.


Prostat5.png

Prostat1

Prostat2

Prostat içerisinden hem idrar borusu geçer hem de boşalma (ejekulasyon) sırasında meni idrar yoluna boşalır ve idrar borusundan dışarı çıkar.

Erkek Ürogenital Sisteminin Yan Kesiti

Prostat3

Prostat, sadece erkeklerde bulunan, gözümüz, kulağımız gibi asli bir organımız olup, idrar torbasının çıkışında, idrar kesesinin (mesane) hemen altında ve rektumun (kalın bağırsağın son bölümü) önünde yer alır. Başlıca işlevi üreme ile ilgili olup, yaklaşık bir ceviz iriliğinde 18-20 gramlık bir salgı bezidir. İçinden hem idrar kanalı (üretra) geçer, hem de meni boşaltım kanalları geçer. Meni prostatın içerisinden geçip idrar yoluna boşalarak dışarı atılır.
Prostatın önemi, hem meni (semen/ er suyu) olarak adlandırılan sıvının büyük bir kısmını salgılaması, hem de bu sıvı içerisinde spermlere canlılık ve hareketlilik kazandıran, spermleri koruyan birtakım maddelerin bulunmasından dolayıdır. Boşalma ( ejakülasyon ) ile ortaya çıkan meninin yaklaşık olarak yalnızca % 5-10’luk kısmını sperm hücreleri oluşturur, geri kalan büyük kısmını diğer bezlerden (Seminal bez, Prostat ve Bulboüretral bez) gelen ve spermin kadın üreme organlarında canlı kalmasını sağlayan sıvılar oluşturur. Prostat salgısında bir problem olması durumunda, sperm hareketleri ve canlılığı bozulacağı için çocuk sahibi olma konusunda sorun oluşabilir, yani kısırlığa sebep olabilir.
Prostat yaşlanmayla birlikte erkeklerin çoğunda boyut olarak büyüme gösterir, genelde dışa doğru büyüme ile içe doğru büyüme yani, idrar borusunu sıkıştırma orantılıdır, prostat ne kadar büyükse idrar yapma o kadar zorlaşır. Prostat normal boyutlarının üzerine çıktığında her erkekte benzer bir yol izlemez. Bazı erkeklerde prostat içinden geçen idrar kanalına doğru büyüme olurken, bazı erkeklerde de idrar torbasının içine doğru büyüme gerçekleşir. Bu tip büyümelerde, ultrason görüntülerinde prostat hafif büyümüş olarak görünürken hastada ciddi şikayetler oluşabilir. Prostatın dışarıya doğru genişlediği durumlarda, eğer idrar yolunu sıkıştırmamışsa, prostat çok büyük olmasına rağmen hastada aynı oranda şikâyet oluşmaz. Yani erkek hastalarda prostatı değerlendirirken sadece hacim olarak büyümesine bakmayız, esas olarak idrar yolunu sıkıştırma ve buna bağlı idrar yapmada zorluk yapma düzeyine bakarız. Hastada dışa doğru belirgin büyümüş prostat olabilir, işemesi rahatsa ve işeme testleri ve kanser tarama testleri normalse hasta genelde 6 aylık periyotlarla izleme alınır.
Prostat büyümesine bağlı şikâyetler nelerdir:
• Sık tuvalete gitme,
• İdrar yaparken yanma,
• Geceleri idrar yapmak için uykudan kalkma,
• Bir anda tuvalet ihtiyacı hissedip, hızla tuvalete koşma ve bazen idrar kaçırma,
• İdrar başlangıcında bekleme, kesik kesik, ince ve çatallı işeme,
• İdrar bitiminde uzun süren damlama ve idrar bitmemiş, halen idrar var hissi duyma,
• Mesane bölgesinde ağrı

Prostat büyümesinin tanısı nasıl konulur?
Prostat büyümesinin tanısı kan ve idrar tahlilleri ile ultrasonografi, idrar akım testi (üroflow) gibi hastayı herhangi bir şekilde rahatsız etmeyecek tetkik ve tahliller ile konulmaktadır.
Hastada antibiyotik ve antienflamtuar tedaviye rağmen devam eden PSA yüksekliği varsa, rektal muayenede veya ultrason incelemesinde prostatta nodül saptanmışsa, Multi Parametrik Prostat MR incelemesi ve gerektiğinde Transrektal Prostat Ultrasonu kılavuzluğunda Prostat İğne Biyopsi işlemi yapılarak olası bir Prostat Kanseri olup olmadığı netleştirilmelidir.
Çünkü İyi huylu prostat büyümesinin (BPH: Benign Prostat Hiperplazisi) tedavisi farklı, Prostat kanserine bağlı prostat büyümesinin tedavisi farklıdır.
Bir hastada hem BPH, hem de prostat kanseri birlikte bulunabilir, tedavi hastalığın evresine ve idrar yolunda yaptığı sıkışmaya göre değişkenlik gösterir.40 yaşın üzerindeki her erkeğin, idrarla ilgili sıkıntıları olsun ya da olmasın, en az yılda bir kez prostat muayenesi ve PSA testi için Üroloğa gitmesi önerilmektedir. Özellikle 1. derece akrabalarında (baba, erkek kardeş) prostat kanseri olan kişilerde bu kontroller çok önemlidir. Çünkü 1.derece akrabalarında prostat kanseri olan erkeklerde, prostat kanseri görülme riski, diğer erkeklere oranla 2-6 kat daha fazladır.

İyi Huylu Prostat Büyümesinin (BPH) Tedavisi
BPH tedavisi; Medikal tedavi ve Cerrahi tedavi olarak iki ana gruba ayrılır.
BPH tedavisinde ilk tedavi yaklaşımı medikal tedavi olmalıdır. Medikal tedavinin başarısız olduğu durumlarda diğer tedavi yöntemleri düşünülmelidir.
İlaç tedavisinde amaç, idrar akışını rahatlatmaktır, bu amaçla kullanılan ilaç grupları ve kısaca etki mekanizmaları şunlardır.
1- Alfa Bloker İlaçlar:
Bu gruptaki ilaçlar mesane çıkımı ve prostatik üretradaki düz kasları gevşeterek idrar akış hızını artırırlar, yani daha rahat idrar yapmayı sağlarlar. (Tamsulosin, Terazosin, Alfuzosin, Silodosin, Doksazosin)
Bu ilaçlar aynı zamanda damar düz kaslarını da gevşettiği için bir miktar tansiyon düşüklüğüne de yol açarlar.
En belirgin yan etkileri;
– Ortostatik Hipotansiyon (ani ayağa kalkışlarda ani olarak tansiyon düşmesi ve göz kararması, bu nedenle yavaş ayağa kalkma önerilir)
-Retrograd ejekulasyon ( meninin dışarı atılamaması, kişi orgazm olur ama mesane çıkışı gevşediği için meni mesaneye boşalır daha sonra idrarla atılır)
2- Prostat hacminde azalmaya yol açan ilaçlar ( 5-alfa redüktaz inhibisyonu yapıp, testosteronun di-hidro testosterona dönüşümünü engelleyerek etki ederler. Etken maddesi Finasderid, Dutasterid olan ilaçlar)
3- Sabal ekstresi denilen bir bitki ekstersi de bazen medikal tedavide kulanımaktadır.
4- Üriner enfeksiyon saptanırsa, kültür-antibiogram testi sonucuna göre uygun antibiyotik tedavisi uygulanır.

Medikal tedavinin yeterli olmadığı durumlarda cerrahi tedavi yöntemleri gündeme gelmelidir. Bu yöntemler kısa başlıklar halinde şöyle sıralanabilir;
Açık Prostatektomi
Transuretral rezeksiyon (TUR) (Bipolar enerji, Plazmokinetik enerji veya Monopolar enerji ile yapılır)
Transuretral yolla uygulanan Lazer Enükleasyon (HOLEP-Holmium Lazer ile yapılır)
Transuretral yolla uygulanan Lazer Vaporizasyon (Buharlaştırma-KTP, Diod, Thulium Lazer ie yapılır)
Güncel olarak en son uygulamaya konulan tedavi; Transperineal Prostat Laser Ablasyon Tedavisidir.Bu yöntemde herhangi bir cerrahi işlem yapılmadan direkt olarak ince iğnelerle, ağrısız bir şekilde prostat içerisine laser fiber uçlarını yerleştirerek prostat içerisine laser uygulamaktayız.Bu yöntemde kanama olmaması , cinsel fonksiyonların bozulmaması, idrar kaçırma riskinin olmaması en önemli avantajlardır.İşlem lokal anestezi ile uygulanabildiğinden ağır hastalığı olan, yaşlı hastalara da güvenli bir şekilde uygulanabilmektedir. Kliniğimizde bu uygulamaya başlanmıştır.
Bu yöntemde prostat kanserinin tedavisi de mümkündür. Erken yakalanmış, prostat dışına yayılmamış kanserli hücreler lazerle yakılmak sureti ile diğer tedavi yöntemlerine göre çok daha kolay bir şekilde tedavi edilmektedir.
Prostat kanserinin diğer tedavi yöntemleri ise, prostatın tümüyle,( içe büyüyen doku ve kabuk birlikte çıkartılır) seminal keselerle birlikte çıkartılır. Bu işleme Radikal Prostatektomi denilir. İşlem, Açık Cerrahi, Robotik Cerrahi, Laparoskopik Cerrahi yöntemlerinden birisi ile yapılır. Patoloji sonucuna göre gerekirse radyoterapi, hormonal tedavi, kemoterapi gibi ek tedaviler uygulanabilir.

Prostat4
Büyümüş prostatın endoskopik görünümü

Prostat5

Prostat6
TUR Prostatektomi şematik görünüm

Prostat7
Laser Prostatik Vaporizasyon (Buharlaştırma) şematik görünüm

Prostat8
Lazer Vaporizasyon sonrası prostatik üretranın endoskopik görünümü



Erektil Disfonksiyonu (Cinsel Fonksiyon Bozukluğu, Sertleşme Sorunu) olan erkeklerde, bu sorunun tedavisinde en yeni tedavi yöntemi EDSWT tedavisidir.
EDSWT (ERECTIL DISFONCTION SHOCK WAWE THERAPY) : Erektil Disfonksiyonda Şok Dalga Tedavisi; herhangi bir cerrahi işlem gerektirmeyen, anestezi gerektirmeyen, hastanede yatış gerektirmeyen, ağrısız, ortalama 45 dakika süren, penis ve çevresine özel bir cihazla uygulanan şok dalga tedavisidir.
Cinsel organa uygulanan bu şok dalgaları iki türlü oluşur:
1- Piyezo-Elektrik sistemle oluşan elektriksel şok dalgaları
2- Elektro-Manyetik sistemle oluşan manyetik şok dalgaları
Hastanemizde Manyetik şok dalgaları oluşturan NOVAMEDTEK marka cihazla (Novamed ED60), Lineer uygulayıcı ile EDSWT tedavisi uygulanmaktadır.
Haftada 2 gün (Örnek, Pazartesi-Cuma) 3 hafta toplam 6 seans uygulama yapılmaktadır.
Her seansta penis ve çevresine 4 odak halinde, her odaktan 7500 şok dalga atışı yapılarak toplam 3000 şok dalgası verilmektedir.
6 seanslık uygulamada toplam 18.000 atış yapılmaktadır.
EDSWT tedavisine ek olarak hastaya PRP tedavisi önerilmekte ve Medikal ilaç tedavisi ile desteklenmektedir. 3 ay sonra hasta kontrole çağrılmakta, kontrol sonrası gerekirse 1 kür daha EDSWT ve PRP tedavileri uygulanmaktadır.
Erektil Disfonksiyonda ana sorun, penise gelen damarların çeşitli nedenlere bağlı olarak daralması ve bu nedenle sertleşme için yeterli miktarda kanın penisin sertleşme cisimlerine girememesi sonucu sertleşme sorunu ortaya çıkar.
Sertleşme sorunu, daha çok 40 yaş ve üzeri Diyabet hastalarında, Prostat hastalarında, Prostat kanseri nedeni ile Radikal Prostatektomi Ameliyatı olan bazı hastalarda, pelvik bölgeye Radyoterapi uygulanan hastalarda, Kolesterol yüksekliği ve Hipertansiyonu olan bazı Kalp ve Damar hastalığı olanlarda, Aşırı kilosu olan Obez hastalarda, Alkol ve Sigara tüketen hastalarda, Psikolojik sorunları olan hastalarda daha sık görülür.
EDSWT, 40 yaş üzeri erkeklerin yaklaşık % 50’sinde gözlenen sertleşme sorunu (Erektil Disfonksiyon) için geliştirilmiş yeni bir tedavi yöntemidir.
Yapılan bilimsel araştırmalarda, Novamed ED 60 cihazının oluşturduğu manyetik şok dalgalarının kök hücreler aracılığı ile bozulmuş olan damar iç yapısını onardığı ve yeni mikrodamarlar oluşturduğu(NEOENDOTELİZASYON ve ANJİOGENEZ), böylece penisteki kanlanmayı artırarak sertleşme sorununun ana nedenini tedavi ettiği kanıtlanmıştır.
EDSWT tedavisi PRP tedavisi ve Medikal Tedavi ile desteklendiğinde Sertleşme Sorunu çok daha başarılı bir şekilde çözülmektedir.
PRP (PLATELET Rich Plasma = Trombositten Zengin Plazma) , kişinin kendi kanından elde edilen plazma sıvısıdır.
Hastadan alınan 15cc kadar kan, tek kullanımlık PRP hazırlama kitinde bulunan filtreler ve santrifüj yardımı ile işlemden geçirilerek yaklaşık 5 cc kadar PRP sıvısı elde edilir. PRP sıvısının içerisinde yoğun bir şekilde Trombositler (PLATELET) ve büyüme faktörleri (PDGF, VEGF, TGF-alfa ve TGF-beta) mevcuttur. PRP sıvısı penisin serleşme sağlayan cisimlerine (Korpus Kavernozum= Kavernöz Cisim) insülin enjektör iğnesi yardımı ile verilir. PRP sıvısı hasta olan bölgeye enjekte edildiğinde bu bölgeyi tamir eder, doku iyileşmesini uyarır, mevcut dokuları büyütür ve bu dokulardaki kök hücreleri de uyararak dokuların gençleşmesini sağlar. Ancak PRP tedavisi direkt olarak bir KÖK HÜCRE tedavisi değildir.
Organik nedenlere bağlı olarak meydana gelen ereksiyon sorununda penisteki kılcal damarların tıkanması, apoptozis dediğimiz yaşlanmaya bağlı hücre ölümü, ölen hücrelerin yerine kollagen dokusunun artması ve fibrozis gelişimi ile penisin sertleşme fonksiyonu ve elastikiyeti bozulur. Yani sertleşmeyi sağlayan kavernöz cisimlerin içerisindeki kılcal damarlar azalır, düz kasların yerini sert, elastik olmayan sert fibrotik dokular alır. Böylece penisin sertleşmesi ve sertliğini sürdürebilme kabiliyeti bozulur.
PRP sıvısının penisin sertleşmeyi sağlayan kavernöz cisime enjekte edilmesi, sertleşmeyi sağlayacak yeni damar oluşumunu (ANJİOGENEZİS), dokuların yenilenmesini (REJENERASYON) ve gençleşmesini (REJUVENASYON) sağlar.
Sertleşme sorununda PRP tedavisi toplam üç seans olacak şekilde iki günde bir uygulanır.3,6 ve 12 aylarda tek doz olacak şekilde yapılan idame tedavisi, etkinliği artırır.
Organik nedenlerle oluşan EREKTİL DİSFONKSİYONUN tedavisinde hem EDSWT hem de PRP tedavileri etkili tedavi yöntemleridir. Yapılan çalışmalar bu iki tedavinin birlikte uygulanmasının, tedavi etkinliğini belirgin olarak artırdığını göstermektedir.
Önce ESWT tedavisi uygulanarak şok dalgaları ile kavernöz cisimlerde mikro travmatik, uyarıcı alanlar oluşturulmakta, vücudun tamir hücreleri (plateletler) bu alanı tamir etmeye başlayarak yeni damar oluşma işlemini başlatmaktadırlar.
PRP sıvısı ise yapılan işlemlerle plateletten (trombositten) zenginleştirilmiş bir sıvı olduğu için, kavernöz cisimdeki bozulmuş olan alanları daha yüksek etkinlikte tamir etmektedirler.
Bu nedenle Erektil Disfonksiyon tedavisinde, önce EDSWT uygulaması bitiminde PRP uygulaması ile en etkin tedavi sonuçlarına ulaşmaktayız.



Üroloji, kadın ve erkeklerin üriner sistemleri ile erkeklerin üreme sistemlerini inceleyen tıp dalıdır..
Üriner sistem; Böbrekler, idrar kanalları (üreterler), idrar kesesi (mesane) ve idrar kanalından (üretra) oluşan bir sistemdir.
İdrar kanalı (üretra) kadınlarda yaklaşık 3-5 cmdir. Mesane ile vajina çıkışı arasında bulunur.
Erkeklerde ise mesane ile penis ucu arasında yer alır, yaklaşık 20-25 cm uzunluğundadır, mesane çıkışında prostat içerisinden geçer ve penis içerisinde devam eder.
Üroloji dalı, kadın ve erkeklerin üriner sistemine ait hastalıkların tanı ve tedavisini kapsar.
Ayrıca erkeklerin üreme ve genital sistemi (Penis ve testisler) hastalıklarının tanı ve tedavisini kapsar.
Üroloji branşı, açık cerrahi ameliyatlar yanında, endoskopi ve laparoskopi gibi modern teknolojik yöntemlere dayalı kapalı ameliyatları da gerçekleştirir. Bu girişimleri aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz.

1. Androloji ( Erkek Cinsel İşlev Bozuklukları Tanı ve Tedavisi)
• Erkek infertilitesi (kısırlık),
• Erektil disfonksiyon (sertleşme sorunları), medikal ve girişimsel tedavileri (EDSWT-Penise Şok Dalga Tedavisi, PRP tedavisi),
• Prematür ejekülasyon (erken boşalma),
• Peniste şekil bozuklukları ve eğrilik (peyroni hastalığı),
• Varikosel (testis damarlarında varisleşme) cerrahi ve medikal tedavileri (Varikoselin mikroskobik görüş altında, intraoperatif dopler kullanılarak MİKROCERRAHİ yöntemi ile tedavisi)

2. Endoüroloji
• Böbrek, üreter, mesane, prostat hastalıkları (taş, tümör, darlık vb.), endoskopik (kapalı) ameliyat ve tedavileri.
• Tanısal Sistoskopi, üreterorenoskopi işlemleri
• Böbrek, üreter ve mesane taşlarının üreteroskopik ( kapalı)yolla lazer kullanılarak kırılıp temizlenmesi (URS-RİRC)
• Prostat hastalıklarında, Füzyon Biyopsi tekniği ile Transrektal Prostat Kılavuzluğunda Biyopsi işlemi.
• Prostat hastalıklarında Lazer veya Bipolar sistemle Endoskopik(Kapalı) Prostatektomi ameliyatları
• Laparoskopik olarak böbrek, mesane ve prostat ameliyatları
• Lazer kullanılarak ameliyatsız prostat tedavisi (Trans Perineal Lazer Prostat Ablasyon Tedavisi TPLA)
• Prostat kanserinde prostatı çıkartmadan kanser odağının lazerle yakılması tedavisi (Prostat kanserinde fokal ablasyon- organ koruyucu mikro invaziv cerrahi)

3. Kadın Ürolojisi- Ürojinekoloji
• İnkontinans (idrar kaçırma) medikal ve cerrahi tedavileri
• Mesane, rektum ve uterus sarkma ameliyatları
• TOT, TVT ameliyatları

4. Ürolojik Onkoloji
• Böbrek, mesane, prostat, testis kanserleri açık ve endoskopik (kapalı) ameliyatları ve medikal tedavileri

5. Çocuk Ürolojisi
• İnmemiş testis (testisin yerinde olmaması),
• Hipospadias (İdrar deliği), VUR (böbreğe idrar kaçağı), enürezis nokturna (altına ıslatma), hidrosel (testis etrafında sıvı birikmesi), ingüinal herni (kasık fıtığı) ile sünnet, medikal ve cerrahi tedavileri


beyhekim-kadinin-umudu-olsun.jpeg

İstatistiklere göre Avrupa’da her 10 kadından biri, ABD’de ise her 8 kadından biri meme kanserine yakalanıyor. Meme kanserinde erken tanı için temelde önerilen, birbirini tamamlayan üç yöntem var; Kendi Kendine Meme Muayenesi (KKMM) ve Klinik Muayene ve Mamografi.
Kendi Kendine Meme Muayenesi (KKMM), kadınların; kendi vücudunun sorumluluğunu alması, kendi anatomik yapısını tanıması ve değişiklikleri erken dönemde fark edebilmesi içindir. 20 yaşından sonra her kadının regl kanaması görüyorsa, regl ilk günü itibarıyla 7-10 gün arasında bir gün, regl kanaması görmüyor ise akılda kalması için her ayın belli bir gününü seçerek kendi kendine meme muayenesi (KKMM) yapması gerekiyor.

Klinik muayene yani hekim muayenesi, klinik meme muayenesi kadınların düzenli sağlık kontrollerinin bir parçası olmalıdır.
Şikayeti olmasa bile, 20 yaşından itibaren her kadının 2-3 yılda 1 defa, 40 yaşından sonra yılda bir defa hekime klinik meme muayenesi yaptırması gerekmektedir.
Mamografi; eksik yönlerinin olmasına rağmen meme kanserinde en iyi görüntüleme yöntemidir. Mamografi varlığından şüphe edilen fakat küçüklüğü nedeniyle elle hissedilemeyen kitleleri ortaya koyar.

Kendi kendine meme muayenesi önemli olmasına karşın, meme kanserinin erken tanısında en etkili yöntemin mamografi olduğu unutulmamalıdır. 50 yaşın üzerinde her kadının 2 yılda bir mamografi çektirmesi gerekmektedir. Yakın aile bireyleri meme kanserine yakalanmış ya da başka etkenlerle riskli grupta bulunan kadınlara ise doktorun belirleyeceği yaş ve sıklıkta mamografi çektirilmesi gerekmektedir.

Memede şüpheli bir kitle bulunması halinde tanı koymak için biyopsi yönteminden yararlanılıyor. Biyopsi sıklıkla görüntüleme eşliğinde özel bir iğne ile tümörden küçük bir parça alınması şeklinde yapılıyor. Çok küçük tümörler işaretlenerek tümüyle çıkarılabiliyor.

Meme kanseri tanısı konan hastada, hastalığın hangi evrede olduğunun ve başka organlara yayılıp yayılmadığının da araştırılması gerekiyor. Meme kanserinin evrelendirilmesinde ve tedavisinde yeni altın standart, Sentinel Lenf Düğümü Biyopsisidir.
Sentinel lenf bezi biyopsisi, meme kanseri tanısı alan hastaların tedavi sürecinde evrelendirilmesini çok düşük oranda bir yan etki ile gerçekleştirilmesini sağlıyor. Sentinel adı verilen koltukaltındaki “ilk” lenf bezi ameliyat sırasında bulunarak tetkik ediliyor ve tüm lenf bezlerinin çıkarılmasına gerek kalmayabiliyor.

Kanser tedavisini planlamak için, hekimin hastalığın evresini bilmesi gerekir. Hastalığın evresi, tümörün boyutu ve ne kadar yayıldığıyla ilgilidir.
Evrelendirme, kanserin yayılıp yayılmadığını, yayıldıysa vücudun hangi bölgelerine yayıldığını öğrenmek için röntgen ve laboratuvar testlerini kapsayabiliyor. Meme kanseri yayıldığında, kanser hücreleri çoğunlukla koltukaltındaki lenf bezlerinde bulunuyor.

Kanserin boyutu, çoğunlukla ameliyatla memedeki tümörün ve koltuk altındaki lenf bezlerinin alınmasına kadar bilinmez. Hastalığın evreleri 0-4 arasındadır ve tedavi de buna göre şekilleniyor.

Meme kanserinin kesin nedeni bilinmemekle birlikte, hastalığın ortaya çıkmasında bazı risk faktörlerinin olduğu düşünülmektedir. Meme kanserinde genetik, çevresel hormonal, sosyo-psikolojik etkenlerin rol aldığı kabul edilmektedir.

Ailede meme kanseri öyküsünün bulunması, regllerin erken yaşta başlamış olması (12 yaş altı), geç yaşta menopoza girmek, kilolu olmak ve özellikle menopoz sonrası kilo almak, sigara tüketmek ve düzenli alkol almak riski artırıyor. Evlilik ve doğum yaşının gecikmesi, doğurganlığın azalması, stres, yaşam koşullarının güçleşmesi, kontrolsüz ve uzun süreli hormon kullanılması, çevre kirliliği ve dengesiz beslenmenin meme kanserinin daha sık görülmesine neden olduğunu söylenmektedir. Bazı risk faktörlerine sahip kadınlarda meme kanseri görülme ihtimali artıyor.

Ancak yine de risk faktörlerini taşımayan kişilerin de meme kanserine yakalanması mümkün. Meme kanserinde ileri yaş önemli bir risk faktörünü oluşturuyor. 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı, 50 yaşın altında olan kadınlardan 4 kat daha fazla oluyor. Bu nedenle, özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda tarama testlerinin önemi artıyor.

Meme kanserinde önemli olan, belirtiler ortaya çıkmadan hastalığı yakalayabilmek. Çünkü belirtilerin gelişmesi, hastalığın ilerlediği anlamına geliyor.
Meme kanserinde en sık görülen belirtiler ise; memede ya da koltuk altında ele gelen kitle, memenin boyutunda veya şeklinde oluşan değişiklik, meme başından kanlı akıntı gelmesi, memenin derisinde veya meme başında şekil ve renk değişikliği, meme veya meme başında içeriğe doğru çekilme olması, memede kitle olmamasına rağmen koltukaltında ya da boyunda bir beze oluşması.

“Meme kanserinde tedavinin temelini cerrahi prosedürler oluşturuyor.”.

Yani hasta cerrahi şansını kaybetmediyse ilk adım cerrahidir. Son yıllarda meme kanseri cerrahisinde mümkün olduğu kadar meme koruyucu cerrahi uygulanıyor.

Günümüzde giderek artarak kullanılan “sentinel lenf düğümü biyopsisi” sayesinde bölgesel lenf nodlarında metastaz olup olmadığı değerlendirilebiliyor. Böylece koltuk altı lenf bezlerinin çıkarılıp, çıkarılmayacağı ortaya çıkıyor.

Bu da hastayı gereksiz bir cerrahi işlemden korumakla kalmayıp cerrahi sonrasında oluşabilecek ve hastanın yaşam kalitesini düşüren komplikasyonların da önüne geçilmiş oluyor. Meme kanserinde de diğer tüm kanser türlerinde olduğu gibi tedavinin gerçekten bireyselleştirilmesi gerekiyor.

En ideal yöntem her meme kanseri hastasının, meme kanseri tedavisinde uzmanlaşmış multidisipliner bir ekip tarafından değerlendirilmesi ve tedaviye hastanın da katıldığı, taraf olduğu bir süreç sonunda karar verilmesi oluyor. Araştırmalar, tedavinin uzlaşı ile belirlendiği hastalarda elde edilen klinik sonuçların daha iyi olduğunu gösteriyor.



Beyhekim Resmi Logo

YENİLİYOR, YENİLENİYOR, GELİŞİYORUZ





Son değişiklik zamanı: 14.06.2022, 16:42



Özel Beyhekim Hastanesi – Her Hakkı Saklıdır.



Powered by: medicofix

Son değişiklik zamanı: 14.06.2022, 16:42